Yilin son gunu, 31 aralik 2011'de, Galler/Wales bolgesindeki bir kalenin dukkanindan, incik cincik sevenler icin goruntuler...










Eski usul kalemler ve murekkepleri..

A Mummy's Weblog







Gecen gun yolda bir arkadasima rastladim, hic hesapot yokken birlikte parka gittik, 3 saat kadar yuruduk.. Arada salincaklar vs. kosturdu MK. Hazirliksiz oldugumuzdan yanimizda yiyecek de yoktu. Cok aciktim anneeaa diye mizladi sonlarda surekli. Eve gidince de, ince/baget ekmekten 7 dilim yagli ekmegi lupletti :P Acliktan bayilayazmis cocuum :P

Bu enneagram testini 3.kez yapiyorum :) 2 kez turkce, bir kez de cok ayrintili olarak ingilizce yaptim ve sonuc hep ayni cikiyor :)

Hava buz.. Cocuklar tek tek kendi evlerinde canlari sIkIlacagina, bir araya gelip dagitsinlar diyoruz :) Birazdan tek tek gelip, o bana bunu dedi, o bana sunu yapti diye sikayetler baslar ama yine de eskiye gore, kavgasiz gurultusuz cok daha uzun oynuyorlar cok sukur :)
MK okul tatilinde.. Ocak ayi basina kadar. Bu yil Turkiye'ye tatile gitmeyince, benim de yillik izinlerim birikti. Turkiye'deki gibi bir sonraki yila aktaramiyoruz maalesef. Hepsini kullanip bitirmezsek, yaniyor.. O yuzden ben de ocak basina kadar tatile girdim :)
30. dakikadan itibaren, parcalara ayirdigim baliklari teker teker cikarip, kilciklarini ayikladim. Baligi butun kaynatmak yerine parca parca kaynatmak daha pratik geldi bana. Baligin, kilcigi haric, kuyrugundan gozune kadar her yerini yiyen bir insan evladi olarak, hic bir yerini zayi etmedigimi ekleyeyim :P
Baliklarin tamamini ayiklayinca, defne yapraklarini aldim, kalanini blenderdan gecirdim.
Tabaga alinca, elma sirkesi ve sarimsak da ekledim.. mmm nefis olmustu :)

Hasta hasta gorev basinda :) Sinif arkadaslarina noel karti hazirliyor :) 29 karitn hepsine tek tek ismini yazdi :) Ogretmenlerine kart hazirlamayi unutmusuz yalniz, ne ayip :) Onlari da sonradan gonderecegiz :)
Evvela, kızım Azade doğduktan sonra yaşadığımız süreci paylaşmak istiyorum. Mama şirketlerinin, bizim iznimiz olmadan sürece nasıl dahil olduklarından bahsedeceğim. Azade, Kadıköy’de Medical Park Hastanesi’nde doğdu. Hastanenin adını bilhassa veriyorum; zira onlar da bizim özel bilgilerimizi, mesela telefon numaralarımızı, iznimiz olmadan birtakım şirketlere paslamakta beis görmediler. Doğumdan hemen sonra, büyük uluslararası şirket Danone’nin mama markası olan Bebelac, bize cep telefonu mesajları göndermeye başladı. İlk mesajlar rahatsız edici değildi. Bebek için anne sütünün gerekli olduğunu yazıyorlardı. “Ancak” diyordu mesajların devamı, “bebeğinizin yeterince beslenemediğini düşünüyorsanız Bebelac’ın danışma hattını arayabilirsiniz”. Tuhaflık belki de burada başlıyor: Bebeğin beslenmesiyle ilgili bir sıkıntı yaşadığımızda neden bir mama şirketinin danışma hattına yönlendiriliyoruz?
Biz gene de ilk zamanlar mesajları okuyup geçtik, üstünde durmadık. Zaten ilk 2 hafta gelen mesajlarda “mama” lafı bile geçmiyordu. Birtakım temel bilgiler ve tavsiyeler gönderiliyordu sadece. Üstelik mesajların bir kısmı gerçekten faydalıydı. Bebelac, sanki bir tür sosyal hizmet görevi ifa ediyordu. Sonra durum elbette değişti. Üçüncü haftadan itibaren şirket kendi mamalarını pazarlamaya başladı. İşin en kötü tarafı, şirketin temel pazarlama stratejisi, kadınlara kendilerini “yetersiz” hissettirmekti. Gelen mesajlardaki “endişe”, “sorun”, “az beslenme” vurgusu arttı.
Zaten doğum sürecinde bilhassa kadınlar son derece kıyıcı bir endişeye maruz kalıyorlar. Herkes ama herkes mutlaka bir endişesini dile getiriyor: aile büyükleri, gelen misafirler, doktorlar, yoldan geçenler... Mama şirketleri de işte bu endişeyi kullanmayı hedefliyor: “Ya çocuk yeterince doymuyorsa!”
Özel hastaneler de aynı oyunun içinde. Yeni doğum yapan kadınların bilgilerini mama şirketlerine peşkeş çekmekle kalmıyor; aynı zamanda kendileri de bu korku ve endişe kültürünü yaymaya devam ediyorlar. Daha Azade’nin doğumunun üstünden 24 saat geçmeden Medical Park’ın doktorları Azade’ye bebek maması vermemizi, çünkü çocuğun iyi beslenemediğini söylediler. Azade’nin sarılık değerlerinin yüksek olduğunu söyleyerek bizi korkuttular. Hemşireler ellerinde mamalarla odamızı bastı. Sonra başka bir hastanede riskin onların bizi korkuttuğu kadar büyük olmadığını öğrendik. Üstelik hemen her bebekte görülen fizyolojik sarılığın düzelmesinde bebeğin kilo alması kadar etkili başka yöntemler de mevcut.
Kısaca mama şirketleri, anne sütü ile rekabet ediyor ve kendi ürünlerini pazarlayabilmek için doktorlarla, özel hastanelerle, devlet kurumlarıyla ve hatta uluslararası sağlık örgütleriyle bağlantılı şekilde çalışabiliyor. Pekçok ülkede anne sütü neredeyse “demode” olma noktasına geldi. Dünya Sağlık Örgütü yakın zamanda duruma el atıp bebeklere 6 ay sadece anne sütü verilmesini ve emzirmeye en az bir yaşına kadar devam edilmesini tavsiye eden kararlar yayınladı. Ancak görünen o ki şirketlerin bu çok kârlı sektörden vazgeçmeye niyetleri yok. Çeşitli şekillerde kadınların en baştaki emzirme niyetlerini bozguna uğratmayı başarıyorlar. En azından sayılar böyle söylüyor.
Güya geri kalmış İran bu konuda çok daha başarılı bir örnek sunuyor bize. Bebek mamaları marketlerde-pazarlarda değil, eczanelerde doktor reçetesiyle satılıyor. Daha önemlisi, bebek mamalarının ambalajları standart; yani ürünler markasız. Bu sayede, bebeklerin beslenmesi şirket rekabetine, piyasa müdahalesine kapalı tutulmuş oluyor. Burada bir noktanın altını çizmek gerekiyor: Ekonomik ilişkiler serbest piyasa dışında başka pekçok biçim alabilir. İran’da bebek mamasının ticareti yapılıyor mu? Evet, yapılıyor. Ama ufak bir düzenleme ile hayati önemdeki bir mevzunun şirketler tarafından istismar edilmesi engelleniyor. Bebeklerin beslenmesi, önceliği kâr etmek olan şirketlere teslim edilmemiş oluyor.
Dildeki ufak değişimler, alışkanlıklar ve semboller bile son derece önemli; çünkü mama reklâmları tam da bu alanları istila ederek işe başlıyor. Bebek gıdası denince anne sütünü değil mamayı çağrıştıracak birçok sembolle kuşatılmış durumdayız. Şöyle bir düşünün: Bebek beslemenin en çok kullanılan sembolü bir biberon. Mağazalarda, havaalanlarında, devlet kurumlarında “biberon” figürü görüyoruz hep. Başka bir sembol düşünülemez mi? Kucağında bir bebek taşıyan anne mesela... Amaç, bebeği beslemenin asli şekli olarak biberonu değil anne sütünü vurgulamak.
Pekçok anne, doğumdan sonra yaşadıkları sıkıntılara dayanamayıp emzirme konusunda pes etmek zorunda kalıyor. Emzirmek ilk zamanlar çok can yakıcı olabiliyor, üstelik yeterince süt gelmeyebiliyor. Anneler bu dönemde, biraz da hissettikleri kaygı sebebiyle mamaya geçiyorlar. Kadınların emzirmeye devam etmesi için gerekli sosyal, manevi desteği sağlamak, sütün önemi konusunda kadınları ikna etmek elzem. Suçluluk hissettirmeyen, kadınları daha fazla baskı altına sokmayan yaklaşımlar gerekiyor bunun için. Hiç değilse, başta yaşanan zorluklar karşısında mama şirketlerinin danışma hatlarının devreye girmesinin engellenmesi, anneleri kuşatan endişe kültürünün azaltılması şart.
Bunun bir yolu, deneyimlerin paylaşılması olabilir. Mesela Aile Sağlık Merkezleri, annelerin ve doktorların bir araya geldiği toplantılar için seferber edilebilir. Böylelikle anneler kendileriyle benzer sorunlar yaşayan kadınları görür, bütün süreç boyunca destek görmeleri sağlanmış olur. En azından bu toplantılarda şu bilgi aktarılabilir: Zorlukların belki hepsi değil ama büyük bir bölümü geçici ve anne sütü çocuk için gerçekten çok önemli.
Karşımızda büyük bir mesele var. Bir tarafta kızım Azade’yi, bebekleri ve çocuk sahibi olan herkesi hedef alan mama şirketleri ve doymak bilmeyen zenginlik hırsı var. Diğer tarafta ise her yere sirayet etmiş cinsiyetçi ayrımlar; çocuklar-bebekler-anneler düşünülmeden kurulmuş yaşam alanları... Anne sütüyle ilgili dile getirdiğim bu sıkıntılar bile yaşadığımız toplumun nasıl büyük bir izansızlık içinde olduğunu gösteriyor. Hayatı değil parayı kutsayan ayrımcı bir toplum, yeni doğmuş bebeklerin bile hayatını dar ediyor.