Friday, 30 July 2010

Bahçede Piknik

Böğürtlen zamanı geldi. Bir kaç arkadaşımla bizim bahçede piknik yapmaya, bu arada da biraz böğürtlen toplamaya karar verdik.

Geçen yıl, bakarsan bağ olur dizesini hayata geçirirken; bu yıl, 'bakmazsan dağ olur'u tecrübe ettik :)



Sarımsak çiçeği


Bahçeden bu yıl, biraz sarımsak..

Biraz nohut..

Belki ayçekirdeği..

Bir kaç da mısır düştü nasibimize..

Bu da komşunun bağı :)



Bizim bahçe, oturulamaz durumda olunca yan komşudan izin aldım, onlarınkinde piknik yapmamız için..

Yaramazlığa Giriş 101 :))










Üşümüş arkadaş :)

Thursday, 29 July 2010

Feride'nin Doğum Hikayesi

35’imde spiralimi çıkarmak için gittiğim doktor hamile kalma niyetimi duyunca sanki ona sormuşum gibi ne rahmimin yapısının ne de yaşımın normal doğum için uygun olmadığını söylemişti.

...

İsveç alternatifini araştırmaya başladım. Eşim İsveçliydi. En düşük bebek ölümlerine sahip birkaç ülkeden biriydi. Sağlam bir ebelik sistemi vardı. Ama galiba kesin kararımı bir arkadaşımın İsveç’te yaşayan akrabası doğum yapmak için Türkiye’yi seçince verdim. İsveç’te sistem o kadar mükemmel gözükürken niye doğurmaya Türkiye’ye dönmüştü acaba? Cevap güldürdü beni. Sezaryen olmaya gelmişti. İsveç’te mecbur kalmadıkça sezaryen yapmıyorlardı bu yüzden keyfi sezaryenler ülkesi Türkiye’yi tercih etmişti. Tamam dedim burası tam bana göre.

...

İlk muayeneye gittiğimde ebe beni masaya yatırdı ve elleriyle karnıma dokunarak bebeğin pozisyonunu anlamaya çalıştı. Borazana benzeyen aletiyle bebeğimin kalp atışlarını dinledi ve herşeyden önemlisi benimle bir saat muhabbet etti. Tatlı tatlı sohbet ettik. Hamilelik hakkındaki düşüncelerim, nasıl beslendiğim, endişelerim, eşimin olaya nasıl yaklaştığı vs. ilaç gibi geldi bana. İsveç’te sonradan bir çok kez başıma geleceği gibi kendimi insan hissettim.

Türkiye’de ise hamileliğimin 6 ayında 7 defa ultrasona girmiştim. Doktorumun göbeğimle tek teması o soğuk jel ve ultrason makinesinin ucu aracılığıyla olmuştu. Konuşmalarımız ise taş çatlasa 10 dakikayı geçmezdi. Aaa bak ne şeker babasına benziyor. Vitaminlerinizi alıyor musunuz. Bir şikayetiniz, sormak istediğiniz bir şey? Herşey yolunda gözüküyor önümüzdeki ay bekliyorum. Ekstradan bir şey soracak olsam doktorun değerli zamanını aldım gibi bir suçluluk duygusu duyardım. Uzun lafın kısası o doktor muayenelerinden elimde bebeğimin siyah beyaz ultrason fotoğrafı, içimde rahatsız edici bir yarım kalmışlık hissi ile çıktım her seferinde. Meğer bir bilenle sohbeti özlermişim, ilgilenilmeyi istermişim.
İsveç’te ise ultrasonu hamilelik boyunca bir ya da iki kez kullanıyorlarmış.


...

Evet ebelik sistemi vardı. Hamileliği ve doğumu baştan sona ebeler götürüyordu. Onlar gerek görmedikçe veya sizin özel bir talebiniz olmadıkça doktorla görüşmüyordunuz.

...

36’ıncı haftanın ortasında Çarşamba akşamı kramplar başladı. Sabaha karşı garip bir ıslaklık hissedip banyoya gittim.


...

Doktor kramplardan dolayı bir yırtık oluşmuş olabileceğini ve suyun muhtemelen bundan dolayı sızıyor olabileceğini söyledi. Böyle durumlarda muayene etmek istemediklerini çünkü enfeksiyon riskini arttırdığını ilave etti.

72 saat içinde doğurmam gerektiğini söyledi. Aksi takdirde enfeksiyon riski çok arttığından müdahele etmeleri gerekecekti. Beni eve yolladılar. Küvete girmememi ve hijyenime dikkat etmemi söylediler.

Türkiye’de benzer bir durumla karşılaşmış bir arkadaşımı hastanede alıkoyup 24 saat içinde sezaryen yapmışlardı. Gerekçe olarak enfeksiyon riskinin yanısıra bebeğin içinde bulunduğu amniyotik sıvının biteceğini söylemişler. Oysa beden kaybedilen suyu yerine koyarmış. Bana bol su iç dediler ve doğru yerde olduğuma şükrettim. Eskiden İsveç’te de hastanede tutarlarmış amniyotik torba patlayınca. Ancak yapılan araştırmalar hastanede mikrop kapma riskinin daha yüksek olduğunu ortaya çıkarınca eve yollamaya başlamışlar. Beden evdeki mikroplara karşı bağışıklık kazanmış ama hastanedeki yeni mikroplara karşı savunmasız olurmuş

...

Ebem endişelenmeye başladı. Sesinde daha önce olmayan bir otoriteyle hemen yatağa geçmen gerekiyor dedi. Niye diye soramadım. Meğer o sırada kızım bağırsaklarını boşaltmış. Bebeğin bağırsaklarındaki siyah yapışkan sıvıya mekonyum deniyor ve boşalması bebeğin stres altında olduğunu gösteriyor. Evet okumuştum. Bebeğin durumunu anlamak için hemen monitör bağladılar ve ebem vakum kullanmamız gerektiğini söyledi. Tatlı ebemin yüzü endişeliydi ve ben bir anda çöküverdim. Doktor elinde küçük beyaz plastik bir şeyle içeri girdi. Vakumu bebeğimin kafasına yerleştirdiler ve ben ıkınırken o çekti.

...

Yutkundum. Hareketsizdi. Elini tuttum cansız bir şekilde göğsüme düştü. Derhal kucağımdan alıp oksijen vermeye götürdüler. İşte o an yaşam durdu. Her şey bitti. Bir kaç dakika sonra geri getirdiklerinde kafasında bir bandaj vardı ama kanlı canlıydı. Sonradan öğrendiğime göre boynuna kordon dolanmış, doğum uzuyunca da zor durumda kalmıştı. Vakumla ilk çektiklerinde vakum tutunamamış ve kafa derisi zedelenmişti. Bandajın üstünde kandan minik bir kalp oluştu ve yüreğimi dağladı. O kalp hala kızımın her adımını takip ediyor.

...

Plasenta da çıktı. Gene bitmedi. Sıra dikişe geldi. Ebemin tüm maheretine rağmen vakumdan dolayı iki dikişlik bir yırtık oluşmuştu. Doktor epizyotomi istemiş ebem gereksiz görmüştü. Düşünün bir doktora karşı ebenin sözü geçiyor!

...

Dikişler atılırken kızımı babasıyla birlikte prematüre bebeklerin alındığı özel bakım odasına götürdüler. Dikişler bittikten sonra zor bela onların yanına gidebildim. Hiç takatim kalmamıştı. Ayrıca nasıl bir manzarayla karşılaşacağımı da bilemiyordum. Kızımı bizden ayrı bir yere koymaları fikri müthiş bir acı veriyordu. Oysa yoğun bakım odası hiç korktuğum gibi değildi. Eşimi üstü çıplak bir yatağa yatırmışlar kızımı da çırılçıplak babasının göğsüne koymuşlardı. Annesinin olmasa da babasının kalp atışıyla uyuyordu. Oda sıcacıktı. Kızımın burnundan bir hortum çıkıyor, eşim bir pompa ile her yarım saatte bir kızımın midesine süt takviyesi yapıyordu. Kızım 2.3 kg doğmuştu ve kilo kaybetmesini istemiyorlardı. Süt takviyesi bundandı. Beni esas uçuran verdikleri sütün ana sütü olmasıydı. Hastanede süt bankası vardı ve bebeklere sadece ana sütü veriliyordu. Hem kızımı bizden ayırmadıkları hem de anne sütü verdikleri için İsveçlilere yaşamımın sonuna kadar minnettar kalacağım.

...

Hastanede bir hafta kaldık. Bir hafta beni kızımdan hiç ayırmadılar. Sarılık olduğunda bile kuvöze alacaklarına mavi ışık veren bir battaniye getirdiler ve ışığını kucağımda aldı. Her gün İsveç’te olduğum için dua ettim. Zor bir doğum olmasına rağmen gücümü yitirmedim.

Hastanedeki bir hafta boyunca beni atacakları her adım konusunda bilgilendirdiler, bizim yapabileceklerimizi hemen bize öğrettiler, emzirme konusunda destek oldular. Hiç olanlara seyirci konumuna düşürülmedim, gücümü yitirmedim. Hatta bir sefer doktor sarılıkla ilgili oldukça medikal bir konuda ne düşündüğümü sordu. Siz bilirsiniz diye cevap verdiğimde, benim bilmem önemli değil siz annesisiniz, sizin bu konu hakkında nasıl hissettiğiniz önemli diyerek anneliğimi bana geri verdi. Hastaneden bebeğime bakabileceğime dair sağlıklı bir kendime güvenle çıktım.



Wednesday, 28 July 2010

Belgesel

IMG_1879

Bugün yönetmenle randevumuz vardı. Bize çekim yapacağı yeri göstermek istedi, biraz da bizimle vakit geçirip bizi daha iyi tanımak...

IMG_1881

Kyoko'yu beklerken MK, öğle yemeğini yedi. Yoldan geçen zenci bir amca, 'oo öğle yemeği mi yiyorsunuz?' dedi gülerek..

IMG_1885
Çekimi bir günde, iki ayrı mekanda yapmak istiyor Kyoko. İlk önce evde, sonra da bu yeşil alanda..
Toplamda 10 dakikalık kısa bir belgesel. 3 ya da 4 anne+çocuk olacakmış.

Kyoko ile uzun uzun konuştuk. 6 saat kadar :) Daha çok, o beni tanımak istiyor diye, ben konuştum :) Ancak onu da tanımaya çalıştım ve tanıdıkça aynada kendimi görüyormuşum gibi hissettim.. Bunda, Türkiye ve Japonya arasındaki kültürel yakınlık dışında, kişisel hikayelerimizin de az çok benzemesinin payı var.

Dünya küçük.. Kyoko'nun Amerika'da yaşayan teyzesi, Feridun isimli, babası İsveçli annesi Türk bir kişiyle evli :) Amca, babaanne gibi Türkçe kelimeler öğrenmiş eniştesinden :) Bugün biraz Feridun'un Türk annesinden de bahsettik. Vefat etmiş ama tanımayı çok isterdim. Hayatı dolu dolu yaşamış, dünyayı dolaşmış, çok çalışkan, geçtiği yerlerde iz bırakan bir kadınmış. Kyoko 34 yaşında, teyzesi ve muhtemelen eniştesi de en azından 50'lerindedir. Bu durumda 1950'lerde, 60'larda dünyanın tozunu attıran bir Türk kadından bahsediyoruz...

IMG_1900


IMG_1897


Geri dönüş yolunda...


Monday, 26 July 2010

Belgesel, Natural Birth

IMG_0945

Bir kaç hafta önce Japon yönetmen ve çekim ekibinden 2 Alman genç kız evimize misafir olmuştu. Özellikle evde buluşmak istemişlerdi, bizi, MK'yı ve yaşadığımız ortamı görmek, daha iyi tanımak için. Salı günü yönetmenle buluşuyoruz, çekimi yapacağı yeri göreceğim. Ağustos başı gibi de çekimler var...

************************

Yakın zamanda açıklanmış bir bilimsel araştırmadan haberdar oldum bu akşam. İngilizce ayrıntıları burada. Ben kısa kısa Türkçe çevirisini yapayım. Bugünlerde bebekler gibi bu konular da yeniden ilgimi çekmeye başladı :)))

Sezaryenle doğan bebeklerin astıma, alerjiye ve enfeksiyonlara yakalanma riskinin daha yüksek olduğunu zaten biliyorduk. Professor Patricia Conway, of the School of Biotechnology and Biomolecular Sciences at the University of NSW diyor ki: normal doğumla doğan bebeklerin, doğum kanalından geçerken anneden aldıkları bakterilerle bağışıklık sistemleri daha güçlü oluyor.

Normal doğum olarak başlayan ancak acil olarak sezaryene dönüşen doğumlarda, özellikle annenin suyu geldi ise, bebeğin yine bu bakterilerden faydalanma şansı oluyor. Ancak özellikle randevulu sezaryenle doğan bebekler, "fazla temiz bir şekilde" anne karnından çıkarılmaları sonucu bu şansı kaçırıyor.

(Bunlar bugüne kadar zaten bilinen şeylerdi. Avrupa'da, bebek ne kadar büyük olursa olsun, anne ne kadar doğuramaz! görünürse görünsün, bebeğin başı büyük, annenin çatısı küçük olursa olsun.. yine de doğum sancılarının başlamasını beklerler, normal doğuma alırlar, yine de olmuyorsa normal doğumdan acil sezaryene dönerler. Sadece doğum sancısı esnasında salgılanmaya başlayan hormonlar var mesela. Sancı çeken annenin ve bebeğinin faydalanabildiği.. Bunlara şimdi bir de, doğum sezaryene dönse de bebeğin bakteriyle tanışma ihtimali de eklenmiş oluyor..)

Ancak bugüne kadar bilinmeyen ve randevulu bile olsa sezaryen olan anneleri ilgilendiren yeni ve güzel bir bilgi ortaya çıkmış: Sezaryenden hemen sonra bebek, doğar doğmaz, çıplak olarak, anne ile ten teması kurarak emzirilirse, bebeğin annesinin bakterilerini alma ihtimali var. (Süt mafyası devreye girmezse tabi:))

Australian College of Midwives vice-president Hannah Dahlen ise; 'normal doğumla doğan bebekler, doğum esnasında salgılanan hormonlar sebebiyle, yaşadığı tecrübenin daha çok farkında oluyor (wide-eyed) ve annesi ile iletişim kurabiliyor' diyor. Gerçi iletişim kurma şeklinde çevirmek yanlış oluyor. Ojinalinde: able to connect with their mothers olarak geçiriyor. Bir nevi radyo frekansını yakalamak gibi bir şey yani... Ve bir de, yine salgılanan hormonlar sebebiyle bebekler gayet uyanık, tetikte bekliyorlar olay esnasında :))

En son araştırmalardan bir tanesinde, sezaryenle doğan bebeklerin beyaz kan hücrelerinin, vajinal yolla doğan bebeklerinkinden farklı olduğu ve bu durumun o bebeklerin bağışıklık sistemini hayatları boyunca etkileme ihtimali olduğu ortaya çıkmış.

Dr. Dahlen, bu araştırma, sezaryenle doğan kişilerde, diyabet-şeker hastalığı, testis kanseri, kan kanseri ve astım hastalıklarının gözle görülür şekilde yüksek olmasının sebebini açıklayabilir diyor. Bebek doğum esnasında, yaşadığı strese kademeli olarak artan ve azalan bir şekilde cevap verir, araştırma gösteriyor ki, bu durum, strese vereceğimiz tepkiyi de bir şekilde etkiliyor. (Buradaki stres psikolojik stres değil de daha çok bünyemizin karşılaşabileceği negatif durumlar, gerilim vs.)

Sezaryende ise bebek ani bir şekilde anne karnında çıkarılması karşısında yaşadığı strese olağanüstü*dramatik bir tepki gösterebilir ve ömür boyu stres durumlarında vücudu aynı şekilde aşırı tepki gösterebilir.

2008 yılında Avrupalı araştırmacılar, Diyabet 1 ve Sezaryen arasındaki ilişki üzerine yapılan 20 araştırmayı incelediklerinde, sezaryenle doğan bebeklerin, diyabet 1 türü şeker hastalığına yakalanma ihtimallerinin %20 daha fazla olduğunu buluyorlar. Bunun sebebinin, bebeğin annesinin vajinasından alması gereken mikropları daha az veye daha geç olarak hastane ortamından almış olması ya da anne karnındaki ilk 20 hafta içinde bilinemeyen bir strese maruz kalmaları olabileceğini tahmin ediyorlar.

Çıkan sonuç, bu araştırmayı; bebek büyük, kilolu, kafası büyük, çatın dar, çıkamaz, doğuramazsın, içerde strese girer, hem senin hayatın, hem onun hayatı riske girer.. falan filan feşmekan diyen ve sizi randevulu sezaryene yönlendiren doktorlarınıza okutunuz.

Elbette bu, sezaryenle doğan bebekler yüksek risk altındadır ya da vajinal yolla doğanlar paçayı kurtarmıştır demek değil.. Ancak bir stresten ya da hayati riskten kaçınmak, bir başkasına yakalanmayacağımızın garantisi hiç değil.

Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) araştırmalarına göre;

  • Gelişmiş ülkelerden beklenen tahmini sezaryen oranı %10-%15
  • 2001-2002 yılında Kanada'da %22.5
  • 2004 yılında İngiltere'de %20, 2009 yılında %25
  • 2008 yılında, İtalya'nın Campania bölgesinde %60, Roma'da %44 ancak özel hastanelerde %85 (bu rakam size bir şey hatırlatıyor mu?)
  • Brezilya'da, devlet hastanelerinde %35, özel hastanelerde %80. (Ne kadar ilginç. Tamamı koca kafalı bebekler ve dar çatılı anneleri olmalı..)
  • Çin'de geçtiğimiz yıllarda rekor yükselişle %46

2008 yılında Türkiyede:

  • Karadeniz bölgesinde %48.1
  • Ege'de %47.2
  • Marmara'da %42.9
  • Afyonkarahisar'da %64.8
  • İzmir'de %45.3
  • Doğu Anadolu'da %23.9
  • Güneydoğu'da %26.1
  • Diyarbakır'da %14.5
  • Yalnızca Ağrı'da %10.1

    (Yalnızca Ağrı ve Diyarbakır Dünya Sağlık Örgütü'nün sınırları içinde. Epey gelişmiş! şehirler olmalı!...)
Yüzdeleri veren araştırmada diyor ki, Türkiye'de bir kadın ne kadar eğitimli ise sezaryen olma ihtimali o kadar yüksek.

Bu yüzdelere, büyükşehirlerde özel hastanelerdeki tahmini oranın %80-%90 olduğunu da eklemeyi de unutmayalım...

tavanarası, ehliyet

Cumartesi 2 torba daha tavanarasını boyladı :) 1 tanesi dolma aşamasında, verilecekler 2 torba oldu. Eşimin kıyafetleri hariç, kıyafet ayıklama bölümü tamamlandı sayılır. Aslında keşke "öncesi/sonrası" fotoğraflarını çekseydim.. Belki bundan sonraki bölümlerde :)


************************


Geçtiğimiz aylarda, teori ve pratik olarak 2 aşamadan oluşan ehliyet sınavının teori bölümünü, işe gidip gelirken metroda çalışarak geçtim :) Ancak eşime süpriz yapmak istediğimden burada bahsedemedim sınava hazırlık sürecinden.

Sınav iki bölümden oluşuyor. 50 teorik soru ve 14 video kaydı. Video kayıtları, sanki arabanın sürücüsüymüşsünüz gibi çekilmiş. Yolda ilerlerken, önünüzde oluşabilecek tehlikeleri önceden görüp, ekrana tıklamak suretiyle haber verme üzerine kurulu. Anlatması biraz karışık.. 3-5 dakikalık video kayıtları esnasında, 1 veya en fazla 2 'tehlikeli durum oluşma ihtimali' oluşuyor. O anı doğru yakalayıp, doğru anda tıklamak gerekiyor. Öncesinde ya da sonrasında tıkladığınızda puan alamıyorsunuz vs.

Arabaların arasından çıkan insanlar, yola atlama ihtimali olan çocuklar, yolda seyir halindeyken yanlış sinyal veren şoförler vs gibi örnekler var. Bu bölümü henüz yeni eklediler ehliyet sınavına. Sanırım 1 yıl önce falan. Bu video testleri sonucunda, yeni şoförlerin kaza yapma ihtimalinde azalma olmuş Yani, acemi şoförlerin dikkatini arttıran ve işe yarayan bir yöntem.

Teori testi soruları, Türkiye'deki sınav sorularından oldukça farklı. Motor sorusu hiç yok mesela. Buradaki ehliyet hocama, Türkiye'de motor, süspansiyon vs öğrenip sınav olduğumuzu söylediğimde, ben mesela motordan hiç anlamam. Kapağını açsam aval aval bakarım. Araba bozulsa, AA'yi (yolda kalanları kurtarma ve arabaları tamir etme kurumu:P) ararım dedi.

Sorular daha çok trafik kuralları, trafikteki davranışlar, dikkatli ve sorumlu araba kullanma vs üzerine.. Şimdi baktım da:

diye 14 bölümden oluşuyor :)

U dönüşü yapmadan önce ne yapmız gerekir?
Hangi durumlarda sollama yapılmaz?
Araba kullanırken cep telefonunuz çalarsa ne yapmalısınız?
Arabalarda niçin arka sis lambası vardır?
Tek yönlü bir yolda sağa dönerken yolun ne tarafına konuçlanmalısınız?
Havası inmiş tekerlekler en çok hangi iki şeyi etkiler?
Hangi saatler arasında korna çalamazsınız?
Arabanızla çektiğiniz karavan sağa sola yalpalandığında ne yapmalısınız?
Motorlu araçlar hava kirliliğinin yüzde kaçına sebep olmaktadır?
Araba verginiz kaç yıl için geçerlidir?
Bir kaza anında şoka giren kişiye nasıl bir ilkyardım uygulamalısınız?

gibi gibi... soruları içeriyor..

Teste çalışırken direksiyon derslerine de başladım. 20 saate yakın ders aldım. Hiç araba kullanmayan bir kişinin ortalama 35 ile 40 saat arasında ders alması gerekiyor sınavı geçebilmesi için. 20 saati iş yerimin yakınlarında aldım, hocam ağustos sonunda hazır olacağımı söylüyordu am bazı sebeplerden ara vermek zorunda kaldım. Ekim ayında sınavı biraz daha zorlaştıracaklar. Tabi tüm bunların sebebi sürücülerin çok daha iyi bir şekilde yola hazır olmaları ve insanların güvenliği için. Bu hafta derslere yeniden başlayacağım umarım. Yoğunlaştırılmış ders alıp ağustos bitmeden sınava girmek istiyorum. Bakalım...

Friday, 23 July 2010

Kirliler..

Thursday, 22 July 2010

Cati Kati

En ust katta oturmamizdan sebep, MK'nin odasindan cikilabilen bir cati katimiz var. Bu evde 4. yilimizi bitirmemize 2 ay var ama bugune kadar hic kullanmadim. Hem yalitim sebebiyle kat kat sunger kapli olmasi, hem bir ara catida fare sorunu olmasi ve ilaclama yapilmasi, hem de MK 6 aylikken banyo tavanindan sizinti baslamasi ve ol sebepten 10-15 kere tamire gelinip, her seferinde cati katina cikilmasi gibi sebeplerden catidan uzak durdum :)

Gectigimiz ay, kendi evindekini gayet duzenli kullanan ve cok memnun olan bir komsumun gaziyla cati katini kullanima actim :)

Once MK'nin artik kullanilmayan ama evin icinde yer isgal eden yikanabilir bezlerini koydum. Bu aksam da isten gelir gelmez (bir kere oturursam bir daha kalkamayacagim icin hic oturmadan) MK'nin kuculen kiyafetlerini, benim kisliklarimi torbaladim. MK'nin tam 4 buyuk cop torbasi giyecegi cikti ki bugune kadar en az 2-3 torba da ayiklayip vermisimdir! Ve ustelik daha da, bavullarin icinde bekleyen, en az 2 torbalik daha giyecegi var.. Tum bu kiyafetler, ben alisveris yapmadigim halde, sagolsunlar ailelerimizin, arkadaslarimizin hediyeleri ile birikenler.. 2 numara icin sakliyorum ve tabii her gecen gun uzerine ekleniyor :) Kiyafetleri ayiklarken, 2 numero kiz olursa, tum bunlari bunca yildir evde tuttugumla kalacagim dedim :)) Kiz olursa da zaten Lara'nin ve Duru'nun kiyafetlerine talibiz :P

MK'nin 4 torba, benim de 1 torba kiyafeti cati katina cikarirken, 1 torba da giyilmeyeni ayirdim. Daha esimin kiyafetlerine el atmadik. Bakalim ondan kac torba cikacak :)

Yine de dolapta hala cok fazla esya var. Yarin aksam da askilarda duran giyilmeyenleri eleyecegim. Bir de okudugum ve tekrar isime yaramayacak kitaplari kutulayip yallah yukariya :))

Su an icin cati katina cikamiyorum, sadece uzerine cikabildigim dolap sayesinde torbalari karpuzlama salliyorum. Komsudan merdivenini de odunc alayim da, uzun vadede kullanilmayacaklari arkalara istifleyeyim, onlerde misafir yatak yorgani icin yer acilsin :)

Bir de su kullanilmayan ama gereksiz yer isgal eden bilgisayar masasi ile resmi islemler icin daha bir sure tutmamiz gereken 2 buyuk bavula ulasan her turlu resmi kagit, fatura, mektup vs'lerden kurtulursam kafam nasil rahat edecek...

Hmm.. bir de mutfak var.. orasini temizlemek ayri bir zevk olacak :P

Elden cikardikca ya da goz onunden kaldirdikca ruhen nasil hafifliyorum anlatamam. Kullanilmadigi halde gereksiz yer isgal eden her sey resmen kafami mesgul ediyor ve beni yoruyor. Yarin aksami iple cekiyorum :P

Bugün..


Tuesday, 20 July 2010

Oxford Street/Selfridges

The Body Shop

Tottenham Boys :P





Gündüzleri hiç bez bağlamıyoruz artık :) Zaman içinde, kendi isteği ile bıraktı bezi ve tuvaletini söylemeye başladı. Biz sadece, büyüdün artık, abi oldun.. beze değil tuvalete yapabilirsin, gelince söyle vs vs.. diye önayak olduk :) Şimdilik sadece tedbir için geceleri bağlıyoruz ama o da genelde temiz çıkıyor sabaha :)

Thursday, 15 July 2010

http://www.flickr.com/photos/22554961@N00/4792737469/

Soulemama, ne o mutfağın hali öyle? Ne kadar dağınık, pis bir mutfak.. çok ayıppppp.. Bi de utanmadan fotoğrafını çekip koyuyorsun.. cık cık cık :P

İyi ki Türkçe yazmıyor abla, yoksa anonymousların elinden kurtulamazdı :P

Wednesday, 14 July 2010

Tercüme

dostoyevsky2
Dostoyevsky'nin kitaplarını £2'a bulunca 3 tane kaptım hemen. Ancak Karamazov Kardeşleri okumaya başladığımda bir gariplik sezdim. Daha önce Penguin yayınlarının tercümesini okumuştum ve benim aldığım Wordsworth çevirisi beni rahatsız etti. Dostoyevsky romanlarının tadı yoktu.

dostoyevsky

Bir kitabı orjinalinden okuyamadığınız zaman, en iyi tercümeden okumak gerekiyor. İnternette biraz araştırma yapınca, "Penguin'in çevirisi varken Wordsworth'ün çevirisini kesinlikle okumayın" tarzı yorumlar buldum. Biraz daha araştırınca, Vintage Classics'in klasikleri, günümüz ingilizcesi ile çevirdiğini ve okuyanların bu tercümeleri tavsiye ettiğini gördüm. Bir kitapçıya gidip, üç yayınevinin de tercümelerini açtım ve kısaca bir karşılaştırma yaptım.

Wordsworth'ten hemen vazgeçtim. Boşuna £2'a satmıyorlar :)
Vintage'ın çevirileri gerçekten günümüz ingilizcesi ile, çok daha basit, kolay anlaşılır. Ancak.. Dostoyevsky'nin romanlarını bu kadar basit bir dille okumak hoşuma gitmedi. Bu romanlara, kendi dilindeki gibi ağır, ağdalı bir çeviri yakışıyor. Bence tabi.. O yüzden £10 bayılıp Penguin çevirisini aldım. Belki sırf keyif için, aynı kitabı üç farklı tercümeden de okuyabilir insan..

Tuesday, 13 July 2010

mansoon

Mansoon'da %50 indirim var, su an dukkanin icindeyim, talan ediyorlar.. satici kizlarin ve oglanlarin uzerine, SALE yazan cingene pembesi kurdelalar gecirmisler.

Her milletten turist hatun yuzlerce kiyafetin arasinda eseleniyor. Bos durur muyum, ben de begendim kendime bir sey.. bu kadar pullu, tasli, piriltili sey icinde kot bir gomlek begendim.. neyse ki 1 tane kalmis, onun da bedeni uymuyor. Yoksa alacaktim, parasi yanima kar kaldi..

Satici oglanlardan baska bir tane de adamcagiz var, muhtemelen karisini bekliyor, kafasini elleri arasina almis, bikkin ve yorgun bir ifadeyle ortadaki bankta oturuyor. Errrmmm.. sey.. ben.. sosyolojik arastirma icin buradayim.. yoksa lacivert kot gomlekle hic bir alakam yok...

Monday, 12 July 2010

Margate, Botany Bay 1

Hava sıcaklıkları geçtiğimiz haftalarda 30 dereceyi bulup, Londra Atina'dan bile sıcak olunca, herkesle birlikte biz de kendimizi deniz kenarına attık. Bu ülke hep bu kadar sıcak olsa, ne kadar güzel olacakmış gördük..











Botany Bay, altın tozu gibi incecik kumu olan, mavi bayraklı, ülkenin güneydoğusunda, Margate şehrine 5 dakika uzaklıkta bir plaj.

İlk gittiğimizde sular yükselmişti, daha sonra gittiğimizde gördük ki, kayaların arasını ve etrafını dolduran bu sular yüzlerce metre geri çekilip ortaya ikinci bir sahil çıkarıyor.


Çekilmeye başlayan okyanus..











Sue ve John'un akibeti ne oldu acaba?




One minute :P






IMG_0583

IMG_0322

IMG_0311
x