Bir kaç hafta önce Japon yönetmen ve çekim ekibinden 2 Alman genç kız evimize misafir olmuştu. Özellikle evde buluşmak istemişlerdi, bizi, MK'yı ve yaşadığımız ortamı görmek, daha iyi tanımak için. Salı günü yönetmenle buluşuyoruz, çekimi yapacağı yeri göreceğim. Ağustos başı gibi de çekimler var...
************************
Yakın zamanda açıklanmış bir bilimsel araştırmadan haberdar oldum bu akşam. İngilizce ayrıntıları
burada. Ben kısa kısa Türkçe çevirisini yapayım. Bugünlerde bebekler gibi bu konular da yeniden ilgimi çekmeye başladı :)))
Sezaryenle doğan bebeklerin astıma, alerjiye ve enfeksiyonlara yakalanma riskinin daha yüksek olduğunu zaten biliyorduk.
Professor Patricia Conway, of the School of Biotechnology and Biomolecular Sciences at the University of NSW diyor ki: normal doğumla doğan bebeklerin, doğum kanalından geçerken anneden aldıkları bakterilerle bağışıklık sistemleri daha güçlü oluyor.
Normal doğum olarak başlayan ancak acil olarak sezaryene dönüşen doğumlarda, özellikle annenin suyu geldi ise, bebeğin yine bu bakterilerden faydalanma şansı oluyor. Ancak özellikle randevulu sezaryenle doğan bebekler, "fazla temiz bir şekilde" anne karnından çıkarılmaları sonucu bu şansı kaçırıyor.
(Bunlar bugüne kadar zaten bilinen şeylerdi. Avrupa'da, bebek ne kadar büyük olursa olsun, anne ne kadar doğuramaz! görünürse görünsün, bebeğin başı büyük, annenin çatısı küçük olursa olsun.. yine de doğum sancılarının başlamasını beklerler, normal doğuma alırlar, yine de olmuyorsa normal doğumdan acil sezaryene dönerler. Sadece doğum sancısı esnasında salgılanmaya başlayan hormonlar var mesela. Sancı çeken annenin ve bebeğinin faydalanabildiği.. Bunlara şimdi bir de, doğum sezaryene dönse de bebeğin bakteriyle tanışma ihtimali de eklenmiş oluyor..)
Ancak bugüne kadar bilinmeyen ve randevulu bile olsa sezaryen olan anneleri ilgilendiren yeni ve güzel bir bilgi ortaya çıkmış: Sezaryenden hemen sonra bebek, doğar doğmaz, çıplak olarak, anne ile ten teması kurarak emzirilirse, bebeğin annesinin bakterilerini alma ihtimali var. (Süt mafyası devreye girmezse tabi:))
Australian College of Midwives vice-president Hannah Dahlen ise; 'normal doğumla doğan bebekler, doğum esnasında salgılanan hormonlar sebebiyle, yaşadığı tecrübenin daha çok farkında oluyor (wide-eyed) ve annesi ile iletişim kurabiliyor' diyor. Gerçi iletişim kurma şeklinde çevirmek yanlış oluyor. Ojinalinde: able to connect with their mothers olarak geçiriyor. Bir nevi radyo frekansını yakalamak gibi bir şey yani... Ve bir de, yine salgılanan hormonlar sebebiyle bebekler gayet uyanık, tetikte bekliyorlar olay esnasında :))
En son araştırmalardan bir tanesinde, sezaryenle doğan bebeklerin beyaz kan hücrelerinin, vajinal yolla doğan bebeklerinkinden farklı olduğu ve bu durumun o bebeklerin bağışıklık sistemini hayatları boyunca etkileme ihtimali olduğu ortaya çıkmış.
Dr. Dahlen, bu araştırma, sezaryenle doğan kişilerde, diyabet-şeker hastalığı, testis kanseri, kan kanseri ve astım hastalıklarının gözle görülür şekilde yüksek olmasının sebebini açıklayabilir diyor. Bebek doğum esnasında, yaşadığı strese kademeli olarak artan ve azalan bir şekilde cevap verir, araştırma gösteriyor ki, bu durum, strese vereceğimiz tepkiyi de bir şekilde etkiliyor. (Buradaki stres psikolojik stres değil de daha çok bünyemizin karşılaşabileceği negatif durumlar, gerilim vs.)
Sezaryende ise bebek ani bir şekilde anne karnında çıkarılması karşısında yaşadığı strese olağanüstü*dramatik bir tepki gösterebilir ve ömür boyu stres durumlarında vücudu aynı şekilde aşırı tepki gösterebilir.
2008 yılında Avrupalı araştırmacılar,
Diyabet 1 ve Sezaryen arasındaki ilişki üzerine yapılan 20 araştırmayı incelediklerinde, sezaryenle doğan bebeklerin, diyabet 1 türü şeker hastalığına yakalanma ihtimallerinin
%20 daha fazla olduğunu buluyorlar. Bunun sebebinin, bebeğin annesinin vajinasından alması gereken mikropları daha az veye daha geç olarak hastane ortamından almış olması ya da anne karnındaki ilk 20 hafta içinde bilinemeyen bir strese maruz kalmaları olabileceğini tahmin ediyorlar.
Çıkan sonuç, bu araştırmayı; bebek büyük, kilolu, kafası büyük, çatın dar, çıkamaz, doğuramazsın, içerde strese girer, hem senin hayatın, hem onun hayatı riske girer.. falan filan feşmekan diyen ve sizi randevulu sezaryene yönlendiren doktorlarınıza okutunuz.
Elbette bu, sezaryenle doğan bebekler yüksek risk altındadır ya da vajinal yolla doğanlar paçayı kurtarmıştır demek değil.. Ancak bir stresten ya da hayati riskten kaçınmak, bir başkasına yakalanmayacağımızın garantisi hiç değil.
Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) araştırmalarına göre;- Gelişmiş ülkelerden beklenen tahmini sezaryen oranı %10-%15
- 2001-2002 yılında Kanada'da %22.5
- 2004 yılında İngiltere'de %20, 2009 yılında %25
- 2008 yılında, İtalya'nın Campania bölgesinde %60, Roma'da %44 ancak özel hastanelerde %85 (bu rakam size bir şey hatırlatıyor mu?)
- Brezilya'da, devlet hastanelerinde %35, özel hastanelerde %80. (Ne kadar ilginç. Tamamı koca kafalı bebekler ve dar çatılı anneleri olmalı..)
- Çin'de geçtiğimiz yıllarda rekor yükselişle %46
2008 yılında Türkiyede:- Karadeniz bölgesinde %48.1
- Ege'de %47.2
- Marmara'da %42.9
- Afyonkarahisar'da %64.8
- İzmir'de %45.3
- Doğu Anadolu'da %23.9
- Güneydoğu'da %26.1
- Diyarbakır'da %14.5
- Yalnızca Ağrı'da %10.1
(Yalnızca Ağrı ve Diyarbakır Dünya Sağlık Örgütü'nün sınırları içinde. Epey gelişmiş! şehirler olmalı!...)
Yüzdeleri veren araştırmada diyor ki, Türkiye'de bir kadın ne kadar eğitimli ise sezaryen olma ihtimali o kadar yüksek.
Bu yüzdelere, büyükşehirlerde özel hastanelerdeki tahmini oranın %80-%90 olduğunu da eklemeyi de unutmayalım...