Friday, 28 August 2009

Reçel Manifestosu

Kadim dostum :) yazmakiyidir, 1 post alttaki yorumunda konuya değinince, zaten aklımda olan soulemama yazı dizisine devam etmeye karar verdim.

soulemama'yla ilgili bir önceki yazıma yorum yapan anonim bir arkadaş, kadınlarımızın; bir sürü çocuk doğurup, ha babam yemek yapıp örgü ören bir kadına neden hayran kaldıklarını anlamadığını yazmıştı.

soulemama'nın hayran kitlesini çoğunlukla, sabahın köründe çocuğunu bakıcıya ya da kreşe bırakıp işe giden, sabahtan akşama, bazen parasını bile almadan fazla mesai ile gece yarısına kadar çalışmak zorunda kalan, camları açılmayan plazalarda nefes almaya çalışan, trafikle boğuşup yine çok katlı bir binanın 15. katına ev diye kapağı atan, balkonundaki 3-5 saksı 'canlı çiçek' ile doğayla ilişkisini sağlamaya çalışan, yılda 1 haftalık 'tatil köyü' ile şarj olmaya çalışan; yorgun, bezmiş, bunalmış... kariyer sahibi kadınlar oluşturmuyor mu?

Biraz dramatize etmiş olabilirim ama üç aşağı, beş yukarı durum budur.

Mesele soulemama değildir; işten öğleden sonra 3'te çıkan, keyfince dolaşıp trafikle boğuşmadan kendini kısa sürede evine atan, yemeğini, içeceğini alıp bahçedeki koltuğuna, hamağına yerleşen, zaman zaman evden çalışma lüksüne erişen, bahçesindeki böğürtlenlerle reçel yapma keyfini yaşayan, canı istediğinde 500 metre ilerdeki sahile giden hangi kadın soulemama'ya imrenir ki?

Türkiye'de kadının önüne 2 seçenek konuluyor: Ya evde kalıp 'ev kadını' statüsü ile ailesel ve toplumsal baskıya maruz kalacak, kendini ezik ve yetersiz hissedecek/hissettirilecek; ya da sabahın 7'sinde evden çıkıp akşamın 8'inde pili bitmiş bir şekilde çalışmış olarak! eve kapağı zor atacak.

Çocuk doğurunca, ben kendim büyütmek istiyorum dese; o kadar sene boşuna mı okudun, evde boş boş oturacak mısın, ev kadını mı olacaksın? baskıları ile karşılaşacak. Onu geçtim, kimse; 'tamam git 1-2 sene büyüt çocuğunu, gene gelir kaldığın yerden devam edersin, bak o sırada da biraz maaş verelim sana, zor durumda kalma' demeyecek.

crebro'nun bir yazısı vardı; Kariyeri Ailesi Olan Kadınlar diye. Orada epey bir fırtına kopmuştu bu konuda. Kadının mutlaka çalışması gerektiğini şiddetle savunan arkadaşların hiç birisi, Türkiye'de kadını-erkeği, çalışanı ezen, haklarından mahrum eden sistemin değişmesi gerektiği konusunda bir şey söylememişti. Söylememişti çünkü bu durum öylesine kabullenilmiş durumda ki, kimsenin aklına; köle gibi, çocuğundan günde 12-15 saat ayrı, pek çok şeyden feragat ederek çalışmak ve sosyal güvencesiz çocuk bakıcılığı, ev hizmetçiliği anlamına gelen 'ev kadını olmak!' arasında bir orta yol olduğu gelmiyor.

Sistem günümüzde çalışanı ama en çok da kadını inanılmaz bir şekilde sömürüyor. Türkiye'de şu anki iş dünyası koşullarını, 19. yüzyıl sanayileşme dönemi Avrupa'sındakine benzetiyorum.

Bu işin ekonomik boyutu, bir de sosyolojik yönü var. Ece Temelkuran bir yazısında, kadını okumaya, çalışmaya yönlendiren, ev ve evle ilgili işleri kötüleyen sistemin kadınları; bir tencerenin başında reçel karıştırmanın insanın ruhunu dinlendiren etkisinden nasıl uzaklaştırdığından bahsediyordu.

İpin ucu kaçmış durumda, dışardan bakınca her şey o kadar kaotik görünüyor ki. Sabahtan akşama çalışan kadın para kazanıyor, erkek de kazanıyor. Ancak eve gelen erkek ayağını uzatıp yatarken kadından bütün ev işleri bekleniyor. Durumu olan, işleri haftalık gelen temizlikçiye devrediyor. Kimisi yemeğini de hallettiriyor. Kimisinin imdadına annesi koşuyor. Hem çocuğa bakıyor, hem çalışan kızının karnını doyuruyor (bir önceki soulemama/süper anne kuşağının çilesi bitmiyor). İş, toplumsal kariyer baskısı, ev işleri, çocuk bakımı, her daim ince, bakımlı, genç, güzel, güleryüzlü, bilinçli, sürekli okuyan, araştıran vs vs vs vs baskıları altındaki eğitimli, kariyer sahibi Türk kadını, saçını tepeden iki kuyruk yapmış, bir elinde örgüsü, bir elinde reçel kaşığı, ayağını şömineye uzatmış soulemama'ya tabii ki imreniyor.

Bu işin çözümü? Sistem değişmeden sosyal haklar kazanılmayacaktır. Kısa vadede bu mümkün değil. Ancak kişisel bazda bir şeyler yapılabilir. Ev işlerinin yükünün azaltılması, en önemlisi toplumsal beklenti ve baskılardan bağımsızlaşma.. gibi.

Minimalistik bir yaşam, az eşya, daha az tüketim, üretime yoğunlaşma, hijyen saplantısından kurtulma, çocuğum her öğün taze yemek yesin diye günü mutfakta geçirmekten vazgeçme, hayatı hem kendimiz, hem çevremizdekiler için basitleştirme, çocuk kadar kocaya da kendi işini kendisi yapması yönünde eğitim verme:) gibi pek çok şey modern dünyanın 4 duvar arasına sıkışmış biz yeni nesil kölelerine nefes alabileceğimiz bir pencere açacaktır.

Tuesday, 18 August 2009

Yaşadıklarımdan Öğrendiğim...


Pek çok kişi soulemama'nın gerçekliğini sorguluyor zaman zaman :) Bilmiyorum benden başka soulemama'ya ve enerjisine şaşırmayan var mıdır? soulemama'dan önce benim annem vardı çünkü, öz hakiki, yüzde yüz yerli soulemama olarak :))

Benim jenerasyonumun annelerinin her biri, birer soulemama'ydı.

Penceremizdeki dantel perdeler, masa örtülerimiz, nevresim takımlarımız, yorgan kılıflarımız, yastık yüzleri, bayramlık etek-bluzlerimiz, kışlık yelek-kazaklar, yazlık askılı, çiçekli elbiselerimiz, kolumuzdaki çantalar, duvarımızdaki tablolar.. ve daha neler neler.. her biri annemin, anneannemin, teyzemin, halalarımın el emeği, göz nuru idi.. Yerdeki halılarımız da el dokuması idi ama artık onlar bizim ailenin kadınlarının değil, başka kadınların el emeği idi :)

Mevsimi geldiğinde bahçemizdeki ağaçlardan vişne ve kızılcık toplanır, komposto ve reçeli yapılır; asmanın yapraklarından sarma sarılırdı.

Yaz günlerinin en sık repliği idi; "Nane topla da gel bahçeden, yemeğe koyacağım. Köklerinden çıkarma, tepelerinden tepelerinden kopar." Nanenin, tepesinden koparılınca yine büyüyeceğini böyle öğrenmiştim.

Bu yazı, rahmetli anneannemden yadigar kalan evi tamirle geçirdi annem ve babam. 62 yaşındaki babam her gün çatıya çıkıyor, ustayla çalışıyordu; annem evi, her bir eşyayı tek tek elden geçiriyor, temizliyordu. Yorulmalarına kıyamamış;"Uğraşmayın o eski evle, satın gitsin anne" demiştim. Kıyamadı. Satamadı. O evi de elleriyle, tek tek taş taşıyıp harç kararak yapmıştı çünkü.

Bir ustabaşı, dedem ve annem. İş çıkışı, annemi de alıp evlerinin inşaatında çalışmaya gidermiş dedem. Kendi elleriyle yaptığı evde, kendi elleriyle baktığı bahçede yaşlanmak nasip oldu ona.

Bugünün, sanki dünyada bir tek çalışan ve yorulan kendisiymiş gibi eve gelip, mutfakta yemek hazırlayan yorgun karısını boşverip, tv karşısında yayılan tembel erkeği nerde, işten çıkıp, gidip evinin inşaatında çalışan dedem nerde?

****************************

Anne ve babamın evindeki koltuklar, yemek masası ve vitrinden bozma kütüphanemiz benden yaşlıdır. 19 yıl sobalı evde yaşadıktan sonra, kaloriferli dairelerine giderken yanlarında götürdüler eski ama eskimeyen eşyalarını. Yenileri de alındı ama eskiler atılmadı. Koltuk süngerlerinin yüzü değişti, tahtaları cilalandı ve salondaki, oturma odasındaki yerlerini aldılar. Benim ve kardeşimin, bir zamanlar çalışma masamız olan eski ve büyük, tahta masa şimdi kardeşimin odasında; bilgisayar masası işlevi görüyor. Yanında, vitrinden bozma kütüphanemiz :)

Hiç 5 yıldızlı otelde tatil yapmadık. Yap-a-madık değil, yapmadık. Bugün moda olan 'butik oteller', pansiyonlar, kamplardı istikametimiz. Yıllar sonra bir komşumuzun açtığı 3 yıldızlı otel, hayatımızın tek 'yıldızlı' konaklama yeri oldu :)

Hiç arabaları da olmadı anne ve babamın. Almadılar. Etraftan gelen tavsiyelere rağmen, 'her yere araba var zaten, ne gerek var' dediler hep. Biri 7 yaşında, diğeri daha 3 aylık 2 çocukla, otobüsle tatile bile çıktılar.

Bugünün anneleri, sanki hayatta ilk kez çocukla otobüse binecek olan onlarmış gibi bir panik, bir panik:) Bu yıl, yanımda 22 aylık MK ile, uçakla Londra-İstanbul, otobüslerle; İstanbul-Çanakkale, Çanakkale-Ankara, Ankara-Aksaray, Aksaray-İstanbul ve yine uçakla İstanbul-Londra yaptım. Küçüklüğümde anne ve babamın cesaretini görmeseydim aynı cesaret gelişir miydi bende? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey; Annemin her zaman, her konuda söylediği; Yap-a-mam diye bir şey yok. Ağzına ekmek götürmesini bilen dünyada her işi yapabilir sözü :))

Annem ve babam.. hala daha, 2 adımlık yolu yürümek yerine arabayla gidenleri çevreyi ve cüzdanlarını zedelemekle suçlarlar, haklı olarak :) Doktorlar; kısa mesafeleri arabayla gitmek yerine yürümenin faydalarından bahsediyorlar. Yürümek benim hayat felsefem zaten :))


****************************

Pazara pazar sepetleri ile çıkılırdı. 15 yıl önce pazarcılar çılgın gibi naylon poşet kullanmaya başladıklarında, annem ve babam, eve getirdikleri naylon poşetleri boşaltıp, yıkayıp, ertesi hafta, yeniden ve yeniden ve yeniden kullanmak üzere yine yanlarında götürmeye başladılar. Hala aynı sistemi uyguluyorlar. İngiltere'de marketler, aynı naylon poşetin tekrar tekrar kullanılması konusunda daha 2 yıl önce harekete geçtiler! Benim annem ve babam bunu bana 15 sene önce öğretti :)

Telefonların evlere girmeye başladığı zamanlar.. Hasta olduğumuz zamanlar bile annem iş yerinden evi arayıp konuşmazdı. Bir sistem geliştirmiştik, ev telefonunu 1 kere çaldırır kapatırdı. Annem olduğunu anlar, çalıştığı yeri biz geri arardık. İş yeri telefonunu, kendi özel işlerinde boş yere kullanmaması için..

İşe sabah 5 dakika geç gitse, aldığı maaşı hak etmek için akşam işten 5 dakika geç çıkardı annem.

Şimdi bizim işyerinde, bilgisayarı açıp kapatma saatleri, hangi sitede kaç dakika gezinildiğinin kontrolü vs. vs yapılıyor. Oysa ben, çalıştığım her dakikanın karşılığını hak etmem gerektiğini daha çocukken öğrenmiştim.


****************************

30 küsur yıl ilkokul öğretmenliği yapan babam, hayatında 1 saat bile özel ders vermedi hiç bir öğrenciye. İlçe kaymakamının, kendi çocuğu için özel ricasını bile geri çevirdi.

Sabahtan öğlene normal dersini verir, öğle yemeğinden sonra öğrencilerini yeniden toplar ve Anadolu Lisesi'ne hazırlardı. Köylünün, işçinin, garibanın çocuklarının hayatı kurtulsun diye uğraştı senelerce. Çünkü o çocukların değil özel ders almak, dersaneye, kursa verecek parası bile yoktu.

Yıllar önce, kendisi de bir öğretmen olan öğrencisi bana, 'Baban olmasaydı ben okuyamazdım' demişti. Ölü Ozanlar Derneği ne tutmuştu.. Oysa gerçeği, gözümün önünde yaşardı..

5 yılın sonunda yeniden 1. sınıflara dönen öğretmenler, şehrin zengin ailelerinin çocuklarını paylaşamazlardı. Pek çoğu da fakir fukara öğrenciyi kendi sınıf listelerine almak istemezdi. Hepsi toplanır, hiç itiraz etmeyen babama verilirdi.

Zengin ya da eğitimli ailenin çocuğu okula karnı tok gider, evde ailesi dersleriyle ilgilenir, öğretmenler gününde özel hediye gönderir, gerekirse özel ders aldırır :)) Zahmetsiz oldukları gibi karlıdılar üstelik. Oysa garibanın çocuğu okula aç gelir, evde geçim derdinde anne baba onlarla ilgilen-e-mez, hiç biri de çocuğuna özel ders mers aldırmaz :))

Öğretmenler gününde çiçekten başka (o da özel yaptırılmış buket falan olmayacak) hiç bir hediyeyi kabul etmezdi babam.

40 senedir aynı kazağı giyer durur. Öğretmenlik hayatını 2-3 takım elbiseyle geçirdi.


****************************

80 sonrası, başka bir ilçenin, uzak bir dağ köyü düştü babama, sürgün niyetine. Her sabah 5'te kalkar, bir yere kadar köy-kasaba minibüsleri ile gider, bir yerden sonra geçerse kamyonlara, traktörlere otostop çeker, geçmezse tabana kuvvet yürürdü. Hafta içi, her allahın günü. Bunun yazı var, kışı var; yağmuru-çamuru, karı var...

Şimdi bana, git-gel günde 3 saatlik yol zor gelmiyor mu diye soruyorlar? Sıcacık metro ile, zahmetsizce gidip geldiğim yol.. Zor geliyor demeye utanırım. Karda kışta, uzak dağ köylerine yürüyen bir babam varken, utanırım.

Dünyanın dört bir köşesinden, isteyen herkese gönüllü Şehitlik-Gelibolu rehberliği yapan babam. Yeter ki insanlar görmek istesin, yeter ki öğrenciler tarihlerini öğrensin. Yeter ki.. 1 müze daha görsün insanlar, tarihle, kültürle biraz daha kaynaşsın..

Birinin hayatı devlete, diğerininki öğrencilere hizmetle geçen annem ve babam...


Bana; okumanın, eğitimin, tutumluluğun, seyahatin, öğrenmenin, özbenliğine ve başkalarının haklarına saygının, üretmenin, emeğin, alın terinin, girişimciliğin, sabrın, paylaşımın, fedakarlığın... süsten püsten, kılık kıyafetten, eşyadan, israftan, tüketmekten, tembellikten, bencillikten, mızmızlıktan, habire şikayet etmekten... çok daha değerli ve üstün olduğunu yaşayarak öğrettiğiniz için teşekkür ediyorum.








Compost Bin/Sebze ve meyve kabuklarının toprağa dönüşümünde son durumda :)

Sunday, 16 August 2009

Böğürtlen Reçeli

Reçel bizim evde pek yenmediği için yapmayı düşünmüyordum ama dondurmayı yaparken kaynayan ve mis gibi koku salan böğürtlenler fikrimi değiştirdi :) Tadımlık yapmaya karar verdim.

3 bardak (1 bardak=200 ml/1 küçük nutella bardağı) böğürtleni 3 bardak şeker ve 3 tatlı kaşığı limon suyu ile 15-20 dakika orta ateşte kaynattım. Reçel yerken akıp giden suyundan hoşlanmadığım için su koymadım ama siz isterseniz biraz su da ekleyebilirsiniz. Bir de kaynadıktan sonra köpüğünü üzerinden almayı unutmayın.

Bu minik kavanozları çok şirin bulduğum için, kahvaltı yaptığımız yerlerde kullandıktan sonra atmamış, eve getirmiş, bugünler için saklamıştım :)))

Fotoğraf makinası şu an Afrika topraklarında olduğu için telefonla çekilmiş fotolar bunlar. Eşimi dün sabah yolcu ettik, MK'nın deyişiyle; uçağa bindi vıııyy gitti :))

Friday, 14 August 2009

Böğürtlenli Dondurma


Kompostodan sonra bahçenin böğürtlenleri ile yaptığım ikinci tarif; dondurma :)

Şu ve şu tarifi kullandım.


Bir tencerede;
2.5 bardak (1 bardak= 200 ml/1 küçük nutella bardağı) şekeri,
3 yumurtayı,
3 bardak süt ve 3 bardak kremayı (single cream ve double cream'ı karışık kullandım),
çay kaşığı ucuyla tuzu ve
1 paket vanilyayı kaynamaya başlayana kadar ısıttım.

(Normalde kaynama noktasına gelince ateşten alın diyorlar ancak yumurtaların piştiğinden emin olmak için kaynamaya başladıktan az sonra kapattım.)



Diğer tencerede 5 bardak böğürtleni, 1 bardak şekerle karıştırıp önce elimle böğürtlenleri ezdim. Sonra 1 yemek kaşığı limon suyu ile kaynattım. Tariflerden birisinde şekerle birlikte bir gece buzdolabında bekletin, suyunu salsın, şeker içine işlesin diyordu ama ben beklemeye sabredemediğim için pişirdim :) Ancak vitamin kaybı olmaması açısından buzdolabında bekletmek daha iyi olabilir.

Her iki karışım da soğuyunca tek tencerede birleştirdim :)


Buzlukta, ara ara karıştırarak dondurdum. Ara ara karıştırmak, buzlanmasını en aza indirgemek açısından önemli. Gerçi ben gece yaptım ve 2-3 karıştırmadan sonra yattım :)) Gündüz yapıp akşama kadar sık sık karıştırmak daha iyi sonuç verebilir.

Yine de tek kelimeyle enfesss oldu :))

Tuesday, 11 August 2009

Gelelim Böğürtlenlere...

Yüzü gözü, kolları, bacakları yara bere, çizik içinde. Öyle olmasa, yaz vakti çocuk olmanın ne anlamı kalırdı değil mi ya?

Keşke üzerime hayatın yorgunluğu çökmese de O'nunla daha çok koşabilsem, daha çok düşebilsem... Benim de yüzüm gözüm çizilse.. O, 'hadi anne hadi' derken, 'yoruldum be oğlum!' demesem. Keşke okul, kariyer, hayat mücadelesi kaygıları olmasa da 19'unda doğursa insan :)

O biiirr...

Böğürtlen Delisi :))

Bir yandan toplayıp diğer yandan dalları kestim ve biraz yer açtım. Ancak o kesilen dikenli dallar daha yerden toplanacak ve yakılacak.


Isırgan otu :))

Aslında onları da toplayıp yemek yapmak istiyorum ama her cinsi yenir mi, bizimkiler zehirli mi bilmiyorum. Bir bilen?

Kıbrıslı teyzenin incirleri. Domates bir, incir iki :))) Hastasıyım. İngiltere'de incir ağacının yetiştiğini de bu sene öğrendim.

Kızarmalarını bekliyoruz..
Püstüklücüm, bağlamıştım ben domatesleri ama bütün dallarını bağlamadım, sadece ana gövdeyi bağladım. Dallar da maşallah yerleri kapladı. Aslında budamak lazım, her dalın yetişmesine izin vermemek lazım da artık ona bu sene zaman ayıramadım.


Compost Bin denilen, toprak oluşturma zamazingom geldi. Altı boş, ağzı kapaklı bir bidon :) Toprağın üzerine yerleştiriyorsunuz, üzerinden beslemeye başlıyorsunuz. Bütün çiğ sebze-meyve kabukları, yumurta kabukları, tuvalet kağıdı vb rulolar, yumurta kartonları, kurumuş yapraklar, ölmüş çiçekler, poşet çaylar vs. vs. Altta toprak solucanları bunları toprağa dönüştürüyorlar. 9-12 ay arasında toprağınız kullanıma hazır oluyor :))







Patatesler, çıkarın artık bizi toprağın altından diye kendi hal lisanları ile bağırıyorlar :)

Sarımsaklar fazla pişmiş :P Deneye yanıla öğreneceğiz artık :)

Böğürtlenler komposto oldular ki ben çok severim :) İlk kez denedim, çok da güzel oluyormuş. Reçel bizde pek yenmiyor, dondurma yapmayı planlıyorum :))) Yarın yine gidip toplamak istiyorum, topladıklarımı buzluğa atmak ve ilerleyen zamanlarda bol bol komposto ve dondurma yapmak :)

Bir de bozulan el robotumun yerine yenisini alabilsem, muzlu süte çilekle birlikte katmak istiyorum. Çok yakışıyor.

Sevgili Petunya, Pembe Domatesçi arkadaşlarla hemen iletişime geçtim ve tohum istedim :) Çok teşekkürler bilgilendirme için.

Domates konusunda fikirler için çok teşekkürler arkadaşlar. Kızarmadılar henüz, güneş pek olmadığından olsa gerek :) Bu domatesleri kızartmayı düşünüyorum :) Sanırım bir Amerika tarifi bu. Kızarmış Yeşil Domatesler diye de pek hoş bir film vardı yıllar önce severek izlediğim. Burdaki 'kızarmış', kızarıp olgunlaşmış değil yağda kızarmış anlamına geliyor. Tarif buldum, deneyeceğim :)

Bugün bir kaç tane yeşil domatesi yedim, tadları hiç de fena değildi :))

Domatesleri öyle çiğ çiğ yemek dışında başka bir şey yapmaya kıyamıyorum :) Burada, taze yetişmiş, dalından kopup markete girmiş domates bulmak o kadar zor ki, para verseler satmam bunları :D Ama tabi bozulmasındansa ElfAna'nın tarifini deneyeceğim. Ama yine de ben önce bir sabah-akşam peynir-domates yiyeyim :D Bu akşam başladım mesela :))))

Tomurcuk
, sen kayınvalidemin meşhuuur salçasından tatmışsındır :)) Sağolsun onun salçası varken bana ancak o domatesleri yemek düşer :)))

Şekerim, ay o salyangozlar kadar pis boğazı yok ayol :D Hiç merak etme, onlar ne bulursa yiyorlar, bizden beterler :D Patatesin yapraklarını da, toprak altındaki patatesleri de kemiriyorlar. Yakaladıklarını affetmiyorlar :D

Sunday, 9 August 2009

Hasat ve Zayiat

2 gün önce gittiğimde sapasağlam domateslerimden ikisini bugün, sümüklüböcekler tarafından yenmiş buldum hrrrrr!!

Domatesin ilkini gördüğümde telefondaydım ve arkadaşa avaz avaz: Oh nooo! Domateslerimi yemişler, domateslerimi yemiişleeer! diye panikle bağırdım :)))

Bundan sonra her gün kontrol edip olanları hemen toplamalı.

Bunlar, bahçe komşum olan Kıbrıslı teyzenin verdiği Afrika domatesleri. Bir tanıdıkları, Afrika'da yetişen bu domateslerin tohumlarını hediye getirmiş onlara. Teyze ve eşi de yıllardır çekirdekten yeniden ve yeniden büyütüyorlarmış. Sağolsunlar bana 6-7 fide vermişlerdi, ilk önce onların domatesler oldu.

Ben tam tohumları çimlendirme zamanı Türkiye'ye gidip, dönüşte-nisan sonunda çimlendirmeye başladığım için benimkilerin daha zamanı var.

Türkiye'de bu cins domates var mı bilmiyorum. Tohumları kurutmaya başladım. İsteyen arkadaşlara gönderebilirim. Uygun şartlarda patlıcan kadar olabiliyorlarmış, yine uygun şartlarda fidelerin boyu 2 metreyi aşıyor. Teyzelerin seradaki fideleri 2 metrenin üzerinde, dışarıya dikilenler o kadar uzamıyor, hava sıcaklığının çok yüksek olmamasından sanırım. Yine dışarıdaki fidelerin domatesleri de çok büyümüyor. Ancak Türkiye sıcaklığında; 2 metre boyundaki fidelerden, patlıcan büyüklüğünde domates elde etmek mümkün muhtemelen. Hem de %100 organik olarak :))


Patatesler sararmaya başladılar. Artık onların tamamını sökmem lazım, toprakta ziyan olmamaları için. Lakin o kadar patates bu nemli havada evde de ziyan olur. Büyük çoğunluğunu konu-komşuya dağıtacağım artık.

Taze soğanların tamamını söktüm. Sarımsak ve soğan ektiğim alan temizlendi. Buralarda bir yerlerde sarımsaklar olmalıydı?! diye aranmıştım geçen sefer. Saplarını göremeyince çürüyüp gittiler herhalde diye düşünmüştüm. Bugün taze soğanları söktükten sonra ot bürümeye başlamış toprağı şöyle bir alt üst edeyim dedim. Hastalık gibi bir şey, halımdaki meyve suyu, MK'nın pastel şaheserlerini takmam ama bütün toprağı teeerrtemiizz yapmak, bütün yabani otları söküp atmak, ayıklamak istiyorum :D

Veee bu işlem sırasında ne buldum? :)))) Toprağın altına saklanmış ve her biri birer koca baş olmuş sarımsakları :)) Ganimet bulmuş gibi sevindim :)))


Domatesleri sularken gördüğüm manzara karşısında gözlerim faltaşı gibi açıldı! Kocaman, kocaman, kocaman bir domates dalım kırılmıştı :(((((((

Üzeri henüz olgunlaşmamış kiraz domatesler (cherry) ile dolu bir dal kırılmış yerde yatıyordu. Önce, acaba dolaşırken ben mi kırdım? diye düşündüm ama koptuğu yer kabuk bile bağlamıştı, ya domatesler ağır geldi ya da tilkiler falan dolaşırken kırıldı.

Suya koydum, güneşte bırakacağım yarın. Bir umut, belki kızarırlar :(

Bu yıldan, gelecek yıl için aldığım dersler:

1- Bu kadar çok alanı patatese ayırmaya gerek yokmuş :)
2- Her bir domates fidesinin etrafında, en az 1.5 metre çapında boş alan bırakmak gerekiyormuş.

Kıbrıslı amca fideleri çok yakın aralıklı diktiğim için uyarmıştı beni ancak, dar alanda kısa paslaşmalar istediğim için mecbur kalmıştım :)) Gelecek yıl daha çok alanı domatese ayırmalıyım.

3- Marul tohumlarını inci gibi arka arkaya dizmemeli:)) Sümüklüböcek sülaleleri o sık aralıkların içine iyi saklanıyorlar! Ayrıca marul yaprakları serpilip büyüyecek yer bulamıyor. Gerçi bu geniş alan meselesi tüm sebzeler için geçerli. Her bir fidenin arası ne kadar açık olursa sebzeler o kadar çok büyüyor.

4- Tüm tohumları aynı anda ekmemeli! Yoksa hepsi aynı anda meyve vermeye başlıyor, o zaman da bu kadar patatesle ne yapacağım diye düşünmeye başlıyor insan :))) Her hafta bir grup çimlendirmeli. Böylece bir anda değil de, düzenli aralıklarla ürün alınır. Elindekiler tükenince yenisi gelir :)) Şimdi tüm domatesler aynı anda olunca ne yapacağım bakalım? Hadi patates domatesten daha dayanıklı ama domatesler fazla beklemeye gelmez. Gerçi ben sabah akşam ekmek arası peynir domates yapar yerim onları :)) Zaten sırf bu yüzden, Türkiye'de, çocukluğumdaki domateslerin kokusunu, tadını alabileyim diye ektim o kadar domatesi. Hatta ve hatta bir bahçe kiralama peşine düşmem de özünde domates sevdama dayanır :)) İmkan olsa gece başlarında yatıp bütün sineği böceği tek tek elimle kovalayabilirim, o derece :D

5- Bizim bahçe bölgesinde yeni topraklar kiraya verilecekmiş. Acaba kocamın adına başvursam, aynı evden iki kişiye verirler mi? Bu akşam eşime bu fikrimden bahsettiğimde gülerek, daha tarlanın 1/3'ünü kullanmadın, gözün doysun dedi :D

Toplanmayı ve temizlenmeyi bekleyen böğürtlenler var ki.. Ayrı bir hikaye :))

Organik pazarda tezgah açıcam bu gidişle :D

PS1: Patatesli ekmekler yumuşacık oluyorlar :))
PS2: Vancouver'da yaşayan var mı? diye sormuş bir arkadaş, varsa acele ses piliizz dütfen :P

Friday, 7 August 2009

Bahçede mini piknik :)

Fotolar Ayşe abla için gelsin :)

Pelin'in Patatesli Ekmeklerini keşfettim geçen gün. Tek kelimeyle harikalar! İçine ve üzerine mavi haşhaş tohumu/poppy seeds de ekliyorum, çok yakışıyor.

Termosta çayımızı da aldık yanımıza...

İndik bahçeye :))

Tanzanyalı komşumu da davet ettim, paylaşılan yemek her zaman daha lezzetli oluyor çünkü :) Sitede yaşayan bir Türk hanımın nasıl sürekli elinde bez evini silip süpürdüğünden bahsetti şaşkınlıkla, kahkahalarla güldüm :) Ne zaman görsem elinde bir bez, sağı solu ovuyor, siliyor dedi. Tipik bir Türk kadını dedim ben de :))

Evindeki tüm koltuklar, halılar, perdeler, yastıklar krem renkmiş, korku ve hayranlıkla bahsetti :))) 6-7 yaşındaki kızı, bir şey yerken sürekli peçeteyle ağzını siler, yere hiç kırık dökmezmiş. 'Tam bir leydi' diye yorum yaptı :)) Öyledir dedim içimden :)) Tahmin edebiliyorum.

Bu Türk aile bir kaç kere davet etti bizi ama bir türlü davete icabet edemedik. Krem rengi koltuklar, halılar.. güzel de.. iade-i ziyarette kadıncağız bizim evin nargileden düşen kömürle yanmış, meyve suyu döküldüğü için lekelenmiş uyduruk halıfleksini görünce... fenalık geçirmesin? :D

x