
Pek çok kişi soulemama'nın gerçekliğini sorguluyor zaman zaman :) Bilmiyorum benden başka soulemama'ya ve enerjisine şaşırmayan var mıdır? soulemama'dan önce benim annem vardı çünkü, öz hakiki, yüzde yüz yerli soulemama olarak :))
Benim jenerasyonumun annelerinin her biri, birer soulemama'ydı.
Penceremizdeki dantel perdeler, masa örtülerimiz, nevresim takımlarımız, yorgan kılıflarımız, yastık yüzleri, bayramlık etek-bluzlerimiz, kışlık yelek-kazaklar, yazlık askılı, çiçekli elbiselerimiz, kolumuzdaki çantalar, duvarımızdaki tablolar.. ve daha neler neler.. her biri annemin, anneannemin, teyzemin, halalarımın el emeği, göz nuru idi.. Yerdeki halılarımız da el dokuması idi ama artık onlar bizim ailenin kadınlarının değil, başka kadınların el emeği idi :)
Mevsimi geldiğinde bahçemizdeki ağaçlardan vişne ve kızılcık toplanır, komposto ve reçeli yapılır; asmanın yapraklarından sarma sarılırdı.
Yaz günlerinin en sık repliği idi; "Nane topla da gel bahçeden, yemeğe koyacağım. Köklerinden çıkarma, tepelerinden tepelerinden kopar." Nanenin, tepesinden koparılınca yine büyüyeceğini böyle öğrenmiştim.
Bu yazı, rahmetli anneannemden yadigar kalan evi tamirle geçirdi annem ve babam. 62 yaşındaki babam her gün çatıya çıkıyor, ustayla çalışıyordu; annem evi, her bir eşyayı tek tek elden geçiriyor, temizliyordu. Yorulmalarına kıyamamış;"Uğraşmayın o eski evle, satın gitsin anne" demiştim. Kıyamadı. Satamadı. O evi de elleriyle, tek tek taş taşıyıp harç kararak yapmıştı çünkü.
Bir ustabaşı, dedem ve annem. İş çıkışı, annemi de alıp evlerinin inşaatında çalışmaya gidermiş dedem. Kendi elleriyle yaptığı evde, kendi elleriyle baktığı bahçede yaşlanmak nasip oldu ona.
Bugünün, sanki dünyada bir tek çalışan ve yorulan kendisiymiş gibi eve gelip, mutfakta yemek hazırlayan yorgun karısını boşverip, tv karşısında yayılan tembel erkeği nerde, işten çıkıp, gidip evinin inşaatında çalışan dedem nerde?
****************************
Anne ve babamın evindeki koltuklar, yemek masası ve vitrinden bozma kütüphanemiz benden yaşlıdır. 19 yıl sobalı evde yaşadıktan sonra, kaloriferli dairelerine giderken yanlarında götürdüler eski ama eskimeyen eşyalarını. Yenileri de alındı ama eskiler atılmadı. Koltuk süngerlerinin yüzü değişti, tahtaları cilalandı ve salondaki, oturma odasındaki yerlerini aldılar. Benim ve kardeşimin, bir zamanlar çalışma masamız olan eski ve büyük, tahta masa şimdi kardeşimin odasında; bilgisayar masası işlevi görüyor. Yanında, vitrinden bozma kütüphanemiz :)
Hiç 5 yıldızlı otelde tatil yapmadık. Yap-a-madık değil, yapmadık. Bugün moda olan 'butik oteller', pansiyonlar, kamplardı istikametimiz. Yıllar sonra bir komşumuzun açtığı 3 yıldızlı otel, hayatımızın tek 'yıldızlı' konaklama yeri oldu :)
Hiç arabaları da olmadı anne ve babamın. Almadılar. Etraftan gelen tavsiyelere rağmen, 'her yere araba var zaten, ne gerek var' dediler hep. Biri 7 yaşında, diğeri daha 3 aylık 2 çocukla, otobüsle tatile bile çıktılar.
Bugünün anneleri, sanki hayatta ilk kez çocukla otobüse binecek olan onlarmış gibi bir panik, bir panik:) Bu yıl, yanımda 22 aylık MK ile, uçakla Londra-İstanbul, otobüslerle; İstanbul-Çanakkale, Çanakkale-Ankara, Ankara-Aksaray, Aksaray-İstanbul ve yine uçakla İstanbul-Londra yaptım. Küçüklüğümde anne ve babamın cesaretini görmeseydim aynı cesaret gelişir miydi bende? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey; Annemin her zaman, her konuda söylediği; Yap-a-mam diye bir şey yok. Ağzına ekmek götürmesini bilen dünyada her işi yapabilir sözü :))
Annem ve babam.. hala daha, 2 adımlık yolu yürümek yerine arabayla gidenleri çevreyi ve cüzdanlarını zedelemekle suçlarlar, haklı olarak :) Doktorlar; kısa mesafeleri arabayla gitmek yerine yürümenin faydalarından bahsediyorlar. Yürümek benim hayat felsefem zaten :))
****************************
Pazara pazar sepetleri ile çıkılırdı. 15 yıl önce pazarcılar çılgın gibi naylon poşet kullanmaya başladıklarında, annem ve babam, eve getirdikleri naylon poşetleri boşaltıp, yıkayıp, ertesi hafta, yeniden ve yeniden ve yeniden kullanmak üzere yine yanlarında götürmeye başladılar. Hala aynı sistemi uyguluyorlar. İngiltere'de marketler, aynı naylon poşetin tekrar tekrar kullanılması konusunda daha 2 yıl önce harekete geçtiler! Benim annem ve babam bunu bana 15 sene önce öğretti :)
Telefonların evlere girmeye başladığı zamanlar.. Hasta olduğumuz zamanlar bile annem iş yerinden evi arayıp konuşmazdı. Bir sistem geliştirmiştik, ev telefonunu 1 kere çaldırır kapatırdı. Annem olduğunu anlar, çalıştığı yeri biz geri arardık. İş yeri telefonunu, kendi özel işlerinde boş yere kullanmaması için..
İşe sabah 5 dakika geç gitse, aldığı maaşı hak etmek için akşam işten 5 dakika geç çıkardı annem.
Şimdi bizim işyerinde, bilgisayarı açıp kapatma saatleri, hangi sitede kaç dakika gezinildiğinin kontrolü vs. vs yapılıyor. Oysa ben, çalıştığım her dakikanın karşılığını hak etmem gerektiğini daha çocukken öğrenmiştim.
****************************
30 küsur yıl ilkokul öğretmenliği yapan babam, hayatında 1 saat bile özel ders vermedi hiç bir öğrenciye. İlçe kaymakamının, kendi çocuğu için özel ricasını bile geri çevirdi.
Sabahtan öğlene normal dersini verir, öğle yemeğinden sonra öğrencilerini yeniden toplar ve Anadolu Lisesi'ne hazırlardı. Köylünün, işçinin, garibanın çocuklarının hayatı kurtulsun diye uğraştı senelerce. Çünkü o çocukların değil özel ders almak, dersaneye, kursa verecek parası bile yoktu.
Yıllar önce, kendisi de bir öğretmen olan öğrencisi bana, 'Baban olmasaydı ben okuyamazdım' demişti. Ölü Ozanlar Derneği ne tutmuştu.. Oysa gerçeği, gözümün önünde yaşardı..
5 yılın sonunda yeniden 1. sınıflara dönen öğretmenler, şehrin zengin ailelerinin çocuklarını paylaşamazlardı. Pek çoğu da fakir fukara öğrenciyi kendi sınıf listelerine almak istemezdi. Hepsi toplanır, hiç itiraz etmeyen babama verilirdi.
Zengin ya da eğitimli ailenin çocuğu okula karnı tok gider, evde ailesi dersleriyle ilgilenir, öğretmenler gününde özel hediye gönderir, gerekirse özel ders aldırır :)) Zahmetsiz oldukları gibi karlıdılar üstelik. Oysa garibanın çocuğu okula aç gelir, evde geçim derdinde anne baba onlarla ilgilen-e-mez, hiç biri de çocuğuna özel ders mers aldırmaz :))
Öğretmenler gününde çiçekten başka (o da özel yaptırılmış buket falan olmayacak) hiç bir hediyeyi kabul etmezdi babam.
40 senedir aynı kazağı giyer durur. Öğretmenlik hayatını 2-3 takım elbiseyle geçirdi.
****************************
80 sonrası, başka bir ilçenin, uzak bir dağ köyü düştü babama, sürgün niyetine. Her sabah 5'te kalkar, bir yere kadar köy-kasaba minibüsleri ile gider, bir yerden sonra geçerse kamyonlara, traktörlere otostop çeker, geçmezse tabana kuvvet yürürdü. Hafta içi, her allahın günü. Bunun yazı var, kışı var; yağmuru-çamuru, karı var...
Şimdi bana, git-gel günde 3 saatlik yol zor gelmiyor mu diye soruyorlar? Sıcacık metro ile, zahmetsizce gidip geldiğim yol.. Zor geliyor demeye utanırım. Karda kışta, uzak dağ köylerine yürüyen bir babam varken, utanırım.
Dünyanın dört bir köşesinden, isteyen herkese gönüllü Şehitlik-Gelibolu rehberliği yapan babam. Yeter ki insanlar görmek istesin, yeter ki öğrenciler tarihlerini öğrensin. Yeter ki.. 1 müze daha görsün insanlar, tarihle, kültürle biraz daha kaynaşsın..
Birinin hayatı devlete, diğerininki öğrencilere hizmetle geçen annem ve babam...
Bana; okumanın, eğitimin, tutumluluğun, seyahatin, öğrenmenin, özbenliğine ve başkalarının haklarına saygının, üretmenin, emeğin, alın terinin, girişimciliğin, sabrın, paylaşımın, fedakarlığın... süsten püsten, kılık kıyafetten, eşyadan, israftan, tüketmekten, tembellikten, bencillikten, mızmızlıktan, habire şikayet etmekten... çok daha değerli ve üstün olduğunu yaşayarak öğrettiğiniz için teşekkür ediyorum.




