Saturday, 25 July 2009

Şu sıralar..


Ayşecim, ben de sevdiklerime toz kondurmam, seni anlıyorum :D
Çakmasını da görmek isterim şahsen :)))

Şulecim, Oxford'a bir kere gittik ve orasını çok klostrofobik, boğucu, sıkıcı bulduk. Cambridge kat be kat güzel -bizce- bir üniversite şehri olarak. O yüzden kısa süreliğine İngiltere'ye gelenlere Oxford yerine Cambridge'i ziyaret etmelerini tavsiye ederim.

süpürgesiz cadı, biz de Almanya'ya gelmek istiyoruz, evleri değiş tokuş edip yer sorununu halledelim :D

Banucum, ben de senin gezi yazılarını zevkle takip ediyorum, seve seve yayınlarım elbette :))

Sevgili Meltem, teşekkürler :)) Bahçeye gelince, patates, sarımsak ve taze soğanları gidip gelip topluyor, yiyor ve dağıtıyoruz :) Heyecanla domatesleri beklemekteyim :)) Bir de böğürtlenler var, bir kısmı kesilmeyi bekliyor. Meyveleri toplanacak ama şu ara vaktim yok, misafiri geçirelim böğürtlenlere el atmayı düşnüyorum.

Şirinanne
, siz geleceğiniz tarihi ve kalacağınız yeri bildirin ben size özel, detaylı bilgi gönderirim :)

Kirpikteki Gözyaşı, teşekkürler, sana da iyi hafta sonları :)

Tuesday, 21 July 2009

Görme Biçimleri


Yıllar önce fotoğrafçılık dersi almıştım, henüz dijital makinaların Türkiye'ye girmediği zamanlardı. Teknik bilgi öğrenimi dışında, işin felsefesi üzerine de okumalar yapıyorduk. Bu okumalardan bir tanesi de John Berger'in The Way of Seeing kitabı idi. Görme Biçimleri ismiyle türkçeleştirilen kitabı, özellikle hemcinslerime okumalarını tavsiye ederim. Muhtemelen tüm kitapevlerinde bulunur.

İlk olarak 1972'de yayınlanan kitabın temeli, JB'nin BBC televizyonunda yayınlanan bir dizi belgesel programına dayanıyor.

'Men act, Women appear' diyor Berger. Yani erkekler eylemde bulunur, kadınlar (ortada) görünür.

'Erkek kadına bakar; kadın, erkeğin kendisine bakışını izler.

Kadınlar için hazırlanmış bir reklamda kullanılan kadına erkekler bakar ve orada bir kadın görürler. Kadınlar ise o reklama baktıklarında, erkeklerin kendilerine bakışını, erkekler tarafından nasıl görüldüklerini görürler' der.

O yüzden sözde kadınlar için hazırlanan reklamlar bile aslında kadının erkek karşısında kendisine sürekli çeki düzen veriş sisteminin hareket noktasıdır.

Berger, en az 17. yüzyıldan bu yana, kadının çıplak olarak resmedilişi; kadınların "kadının ve resmin sahibi olan" (ya da daha doğrusu bu anlayışa sahip olan) erkek karşısındaki aşağı/ ezik konumunu ortaya koymakta, vurgulamaktadır der.

'Rönesans sonrası Avrupa'sında cinsel imajların, kadın çıplaklığının bu kadar öne çıkmasının nedeni, cinsel yaşamın baş kahramının o imajın sahibi ve izleyici olmasıdır.

Bugün kadının erkeğe 'değişik şekilde' gösterilmeye devam edilmesinin nedeni de, ideal izleyicinin hala daha 'erkek' olduğuna, kadın imajının da erkeğin gururunu okşaması, onu övüp göklere çıkarması gerektiğine inanılmaya devam edilmesidir... diyor.

Bu 'erkek' kavramının; "heteroseksüel, ergenlik yaşını geçmiş, beyaz erkeğe" tekabül ettiğini belirtmekte fayda var.

Bugün kadınların, kendi özgür seçimleri olduğuna inandıkları kimi eylemlerin kökeninin, 17. yüzyıl sömürgeci beyaz erkek zihniyetinin günümüze uzanan izdüşümleri olduğunu kavramaları belki de gerçek özgürlüğü; öğrenme, bilme, düşünme, idrak etme, karşılaştırma, eleştirme, bilinçaltına işlenmiş yönlendirmelerden kurtulma ve asıl o zaman kendi özgür iradesi ile karar verme özgürlüğünü kazandıracaktır, kim bilir?

Sunday, 19 July 2009

Summer in London







Londra Belediye Binası










London Bridge





Alexandra Palace:















Wednesday, 15 July 2009

Hasat

Patateslerden bir kaç tanesini söktük bugün Meltuşla.
İlk hasatımızı almış olduk :)
Ne büyük bir mutlulukmuş insanın kendi elleriyle hasadını yapması :)





Şimdi en kısa zamanda mangal yapmalı, bu incecik kabuklu patatesleri küle gömmeli..

Wednesday, 1 July 2009

Geçmişe mazi derler cicim

Ailemin yanından ayrılıp üniversiteye başladığımda tam 17 yaşındaydım.

7 yıl boyunca en fazla 18 metrekarelik bir devlet yurdu odasında 5 kişiyle birlikte yaşadım. 6 kişi bir avuç odada. 3 ranza, 6 raf, 1 masa ve 2 sandalye ile.

800 kişilikti yurt. 400 kişilik 2 binadan oluşuyordu. Her katta 6 duşakabin vardı. Ancak son iki katın suları genelde soğuk aktığı için 12 duşakabini 400 kişi paylaşırdı. Ve sıcak su akşamları sadece 2 saat verilirdi :)) 'Sıcak sular verilmiştir, sıcak sular verilmiştir' anonsu hala kulaklarımda :)

Sabahtan torba, havlu asardık duşakabinin yanındaki askılara. 1. sırayı almak önemliydi, sona kalan donakalabilirdi çünkü :) 10 dakikalık yıkanma süresini aşanı arka sıradakiler uyarırdı; hadi arkadaşım çabuk ol! Tüm kızlar duşakabinlerin önünde sıra olmuş beklerdi.

Yanılmıyorsam son 3 yıla kadar çamaşır makinası da yoktu. Akşam olunca leğenini alan banyoya gider çamaşırını yıkardı. Çamaşırları yıkamak için duşakabinlerin yanında bir tezgah ve 3 çeşme vardı. Birlikte çamaşır yıkama seansları düzenlerdik arkadaşlarla. Kot pantolonlarına her zaman 2 kişi gerekirdi, sıkabilmek için.

Aynı banyoya masa atar, sabaha kadar batak ve king çevirirdik, kapıları kapatır radyoyu tezgaha koyar, fayanslı banyo akustiğinde akla gelebilecek her tür müziği dinlerdik. Ertesi sabah da 'entellektüel' kimliğimizi giyinir okula gider, Aristotales'in, Kant'ın felsefik yaklaşımlarını, Freud'un rüya yorumlarını tartışırdık.

Yurt odalarından geçip de arabeskin tadını almamış genç yoktur :) En harbi rockçısı, metalcisi bile. Yurt hayatı kendi başına bir arabesktir çünkü :)

Mutfak yoktu, gece 12'de kapanan kantin vardı. Akşamları yemek çıkardı, yetişip yiyebilirsen ne ala, yetişemezsen ekmek arası patates, sucuklu+kaşarlı tost, sahanda yumurta.. seç beğen al :)

Çaresizlikten problem çözme yeteneği en üst seviyeye ulaşmış insanlardık. Kettle'da (elektrikli su ısıtıcılarında) makarna haşlamayı bile becermiştik. Her 5 saniye içinde kaynadığı için kapanan ancak içindeki makarnalar pişmediği için devam etmemiz gereken işlem için yarım saat kettle başında bekleme sabrına sahip insanlardık :) Sabretmenin gücünü öğrenmiş insanlardık Sabırla, hoşaf olma yolunda koruklardık.

7 koca sene ve neler yaşadığım anlat anlat bitmez. Ailesinin yanında hanım hanım okuluna gidip gelmiş arkadaşlar neler yaşadığımızı hayatta anlayamaz. O kadar uzun seneyi, o şartlarda yaşayan insanların ileriki yıllarda evleriyle, ev eşyalarıyla, odalarının küçüklüğü, büyüklüğü, maddi-manevi imkanlarının eksikliği ile ilgili kaprisler yapacaklarını sanmıyorum. Bazen insanların ufacık tefecik ve bence saçma sapan eşya ve maddiyat kaprisleri beni hem güldürüyor, hem sinirlendiriyor. O kadar boş, anlamsız şeylerle oyalanıyor ki bazı insanlar.

Hayat 1 vitrin, 2 koltuk değildir. Mutluluk bulaşık makinasıyla, fransız yemek takımlarıyla bulunmaz. 'Eşya'ya dair kaprisiniz, anlamsız hırslarınız varsa bilin ki bu mantıkla hayat boyu mutlu ve huzurlu olamazsınız.

1 tek, 1 tek kupam vardı yurtta kalırken. Her öğrencinin kendisini ifade edebildiği en önemli parçasıydı kupalar. Odanızda bulundurabileceğiniz, rafınıza koyabileceğiniz, ders çalışırken etüd odalarına çıkarabileceğiniz, elinize alıp arkadaşlarınızla sohbet ede ede kantine çay almaya gittiğiniz, ılık bahar akşamları yurt bahçesinde yoldaşınız, sırdaşınız, arkadaşınız olan kupanız. Sizin simgeniz, zevkinizi yansıtan yegane 'eşya'nız. 1 tek kupam varken, insanın nasıl umut dolu, nasıl mutlu olabileceğini gördüm, öğrendim, yaşadım. O yüzden olan, başkasında olup sizde olmayan, kırılan, kaybolan eşya için, 'madde' için üzülmenin nasıl komik, saçma, anlamsız ve yanlış olduğunu biliyorum.

Bir yurt arkadaşım İzmit depremini yaşamıştı ailesiyle. Ailesiyle göçük altından canlı çıkabilmenin mucizesini de. Eşyayla kafayı bozmamış nadir arkadaşlarımdandır.

"İnsanın 1 gecede nasıl her şeyini kaybedebileceğini çok iyi biliyorum ben. Gece yatarken herşeyiniz vardır, sonra deprem olur ve sabaha 1 toplu iğneniz bile kalmaz. Ama bunun bir önemi de kalmaz çünkü ailenizin yanınızda olmasının en önemli şey olduğunu anlarsınız" demişti.

Para, eşya, mal.. Bunlar boş şeyler değil elbette. Ancak bunlar için üzülmek gerçekten boş.


******************************

Üniversite hayatıma hiç girmiyorum. Hiç. Bedenen ve ruhen parçalanmadan (acaba?) bitirmiş olmam bir mucize. Ve yurt arkadaşlarım, yurt hayatım, onların desteği, terapisi olmasaydı bu mucizeyi yaşayabilir miydim emin değilim.

Üniversitede, haftada 30-35 saatlik ders programına rağmen para kazanmak için çalışıyordum. Öğle tatillerimde ve boş bulduğum zamanlarda okul kütüphanesinde part-time çalışırdım. Ödünç alınıp verilen kitapları raflara yerleştirir; arşivde saatlerce gazeteleri düzenler, arşivler; öğrencilerin kitap aramalarında, ödünç alıp-vermelerinde yardımcı olur; yeni gelen kitapların kütüphaneye kayıtlarını yapar; periyodik dergileri, bilimsel yayınları tasnifler, gerekirse toz bile alırdım. İnsanın alın teri ile kazandığı paranın, ne kadar az olursa olsun dünyanın en bereketli, en tatlı parası olduğunu anladığımda 18 yaşındaydım.

Yıllarca çalıştım kütüphanede. Üniversite biter bitmez İngiltere'ye gelmiş olmama ve Türkiye'de hiç kariyerim, full time çalışma hayatım olmamasına rağmen hatırı sayılır bir SSK ödemem var bu sayede :)) Aradaki farkı ödersem emekliliğime pek bir şey kalmadı yani :P

Kütüphanedeki işim ana işimdi ama aynı zamanda başka işler de yaptım. Bir dönem hem 7-8 saat derse giriyor, hem öğle tatillerinde kütüphanede çalışıyor, hem de akşam üzeri ders çıkışı bir ressamın/fotoğraf sanatçısının asistanlığını yapıyordum. Malzeme alışverişi yapıyor, atölyesindeki hazırlıklarına yardımcı oluyor, hafta sonları açtığı sergisinde çalışıyordum. Beni kütüphane arşivinde bulmuştu :) Tozlu ve karanlık arşivde, gazetelerin içinde uğraştığımı görünce 'bu kız çalışkan, benim işime yarar' diye düşünmüş :)))

Gece yarısı yurda gelip, yegane eşyam kupamda bir yandan çayımı içip, bir yandan günün analizini yapıp, üzüntümü, sevincimi, dedikoduları :)) dostlarımla paylaşmam hayatımın çok ama çok mutlu, umut dolu, bambaşka, başka zamanlara ait, harika anlarıydı.

Devam edecek...
x