Friday, 28 August 2009

Reçel Manifestosu

Kadim dostum :) yazmakiyidir, 1 post alttaki yorumunda konuya değinince, zaten aklımda olan soulemama yazı dizisine devam etmeye karar verdim.

soulemama'yla ilgili bir önceki yazıma yorum yapan anonim bir arkadaş, kadınlarımızın; bir sürü çocuk doğurup, ha babam yemek yapıp örgü ören bir kadına neden hayran kaldıklarını anlamadığını yazmıştı.

soulemama'nın hayran kitlesini çoğunlukla, sabahın köründe çocuğunu bakıcıya ya da kreşe bırakıp işe giden, sabahtan akşama, bazen parasını bile almadan fazla mesai ile gece yarısına kadar çalışmak zorunda kalan, camları açılmayan plazalarda nefes almaya çalışan, trafikle boğuşup yine çok katlı bir binanın 15. katına ev diye kapağı atan, balkonundaki 3-5 saksı 'canlı çiçek' ile doğayla ilişkisini sağlamaya çalışan, yılda 1 haftalık 'tatil köyü' ile şarj olmaya çalışan; yorgun, bezmiş, bunalmış... kariyer sahibi kadınlar oluşturmuyor mu?

Biraz dramatize etmiş olabilirim ama üç aşağı, beş yukarı durum budur.

Mesele soulemama değildir; işten öğleden sonra 3'te çıkan, keyfince dolaşıp trafikle boğuşmadan kendini kısa sürede evine atan, yemeğini, içeceğini alıp bahçedeki koltuğuna, hamağına yerleşen, zaman zaman evden çalışma lüksüne erişen, bahçesindeki böğürtlenlerle reçel yapma keyfini yaşayan, canı istediğinde 500 metre ilerdeki sahile giden hangi kadın soulemama'ya imrenir ki?

Türkiye'de kadının önüne 2 seçenek konuluyor: Ya evde kalıp 'ev kadını' statüsü ile ailesel ve toplumsal baskıya maruz kalacak, kendini ezik ve yetersiz hissedecek/hissettirilecek; ya da sabahın 7'sinde evden çıkıp akşamın 8'inde pili bitmiş bir şekilde çalışmış olarak! eve kapağı zor atacak.

Çocuk doğurunca, ben kendim büyütmek istiyorum dese; o kadar sene boşuna mı okudun, evde boş boş oturacak mısın, ev kadını mı olacaksın? baskıları ile karşılaşacak. Onu geçtim, kimse; 'tamam git 1-2 sene büyüt çocuğunu, gene gelir kaldığın yerden devam edersin, bak o sırada da biraz maaş verelim sana, zor durumda kalma' demeyecek.

crebro'nun bir yazısı vardı; Kariyeri Ailesi Olan Kadınlar diye. Orada epey bir fırtına kopmuştu bu konuda. Kadının mutlaka çalışması gerektiğini şiddetle savunan arkadaşların hiç birisi, Türkiye'de kadını-erkeği, çalışanı ezen, haklarından mahrum eden sistemin değişmesi gerektiği konusunda bir şey söylememişti. Söylememişti çünkü bu durum öylesine kabullenilmiş durumda ki, kimsenin aklına; köle gibi, çocuğundan günde 12-15 saat ayrı, pek çok şeyden feragat ederek çalışmak ve sosyal güvencesiz çocuk bakıcılığı, ev hizmetçiliği anlamına gelen 'ev kadını olmak!' arasında bir orta yol olduğu gelmiyor.

Sistem günümüzde çalışanı ama en çok da kadını inanılmaz bir şekilde sömürüyor. Türkiye'de şu anki iş dünyası koşullarını, 19. yüzyıl sanayileşme dönemi Avrupa'sındakine benzetiyorum.

Bu işin ekonomik boyutu, bir de sosyolojik yönü var. Ece Temelkuran bir yazısında, kadını okumaya, çalışmaya yönlendiren, ev ve evle ilgili işleri kötüleyen sistemin kadınları; bir tencerenin başında reçel karıştırmanın insanın ruhunu dinlendiren etkisinden nasıl uzaklaştırdığından bahsediyordu.

İpin ucu kaçmış durumda, dışardan bakınca her şey o kadar kaotik görünüyor ki. Sabahtan akşama çalışan kadın para kazanıyor, erkek de kazanıyor. Ancak eve gelen erkek ayağını uzatıp yatarken kadından bütün ev işleri bekleniyor. Durumu olan, işleri haftalık gelen temizlikçiye devrediyor. Kimisi yemeğini de hallettiriyor. Kimisinin imdadına annesi koşuyor. Hem çocuğa bakıyor, hem çalışan kızının karnını doyuruyor (bir önceki soulemama/süper anne kuşağının çilesi bitmiyor). İş, toplumsal kariyer baskısı, ev işleri, çocuk bakımı, her daim ince, bakımlı, genç, güzel, güleryüzlü, bilinçli, sürekli okuyan, araştıran vs vs vs vs baskıları altındaki eğitimli, kariyer sahibi Türk kadını, saçını tepeden iki kuyruk yapmış, bir elinde örgüsü, bir elinde reçel kaşığı, ayağını şömineye uzatmış soulemama'ya tabii ki imreniyor.

Bu işin çözümü? Sistem değişmeden sosyal haklar kazanılmayacaktır. Kısa vadede bu mümkün değil. Ancak kişisel bazda bir şeyler yapılabilir. Ev işlerinin yükünün azaltılması, en önemlisi toplumsal beklenti ve baskılardan bağımsızlaşma.. gibi.

Minimalistik bir yaşam, az eşya, daha az tüketim, üretime yoğunlaşma, hijyen saplantısından kurtulma, çocuğum her öğün taze yemek yesin diye günü mutfakta geçirmekten vazgeçme, hayatı hem kendimiz, hem çevremizdekiler için basitleştirme, çocuk kadar kocaya da kendi işini kendisi yapması yönünde eğitim verme:) gibi pek çok şey modern dünyanın 4 duvar arasına sıkışmış biz yeni nesil kölelerine nefes alabileceğimiz bir pencere açacaktır.

28 comments:

Şule-Bilge'sMum said...

yazı süper.son paragraftaki çözüm önerileri çok can alıcı.
koca maddesi.
taze yemek maddesi.
katılmamak mümkün mü.

bi de o çalışan annenin vicdan hesapları,sonra telafi için uğraşıları.kaliteli zaman muhabbetleri...

meldi said...

Bahsettiğin kaotik ortamın içinde çalışan bir anne olarak yazının altına imza atmamak mümkün değil. İlk başta çok bocalasamda son paragrafındaki tavsiyelerinin benzeriyle dengeyi kurmayı başardım sanıyorum. Biraz da şanslıyım. iş yerime mesaiye kalmama, kullanmadığım yıllık izinlerimi haftada bir gun olarak kullanma restini çekebilecek bir pozisyondayım. Ama bunlar ayrıntı diye düşünüyorum. Asıl önemli olan hiç bir şeyin mukemmel olmasını beklemiyorum. Yani oğlumla birlikte geçirdiğim zamanlar hariç. Ev işlerinin beklemesi,etrafın beklentileri beni hiç rahatsız etmiyor artık. Eşimin eğitimindede oldukça ilerledim diyebilirim :) en azından kendi kendine yardıma ihtiyacım olduğunu anlamasını beklemiyorum. Direk yardım istiyorum.

Kremali'nin annesi said...

Kisisel bazda alinabilecek onlemler demissin ya Esracim, yasami bizim icin zorlastiran ogrenilmis / ogretilmis kisisel / kulturel aliskanliklari tespit ve tedaviyle baslamak lazim belki de ise.

Bence yeme / icme kulturumuz bile bunlarin arasinda. Annemi hatirliyorum da, emektar bir elektikli davul firini vardi, hayatinin vazgecilmeziydi. Onunla istsinasiz hergun pogaca / borek pisirirdi. Kah bize atistirmalik olsun, kah misafirlige gelen esin / dostun gozu doysun diye. Halbu ki ne guzel olurdu, burada gordugum cogu kadin gibi yapabilseydi / yapabilsek: Cocuk atistirmalik istediginde eline haslanmis misiri, brokoliyi, havucu ya da mevsimine gore herhangi bir meyveyi verebilsek. Misafir agirlamayi zulum haline getiren israfin her turunden kacinabilsek; Illa ki cesit cesit gurme yemekler yemek zorunda miyiz yasayabilmek ve dostluklarimizi devam ettirebilmek icin? Bulasik cikmamasi icin kagit tabak / bardak kullansak kraliyet unvanimiz mi geri alinir elimizden? Davetlerde imece usulunu yayginlastirsak soylu kentli kimliklerimiz mi sarsilir derinden?

Sorun biraz da ne kadar kendimiz icin yasadigimizla alakali galiba. Baskalarinin beklentilerini ve nefislerimizin gosteris dayatmalarini bir cikarabilsek hayat denkleminden :)

Anonymous said...

harika ötesi bir yazı...
bugünlerde çoğu kişiye/anneye bahsettiğim konu budur işte...
burada işten eve gelen oğlunu kanapeye uzandırıp gelinine "kızım gel sofrayı kur" diyen kayınvalideleri de kınamadan geçemeyeceğim...ve toplumun/kocanın bu genel hal tavrı normal karşılamasından...
devlet aldığı vergiye bakıyor, ekonomi işlesin de işlesin...işe dönüş garantisi/işsizlik sigortası bağlanması veya en azından evlendim deyip tazminatını alabilen kadına, çocuğuna bakacağında da tazminatının verilmesi...bu haklar tanınmalı...bence bu toplumun/kocanın genel tavrını değiştirmekten daha hızlı bir çözüm olur...
gittiğim alanında ün yapmış, nakit seans ücreti uçuk olan pedagog bayan kardeş, "kadın çalışmalı" dedi başka bişey demedi...şimdi kafama dank ediyorki demek istediği şudur:"canım sen köleliğe devam, anne bağımlılığı kazanamayan çocuk sorunlu, sen sorunlu, e ben nakit ücretli, çarkımızı sürdürelim...sorun çıkarma...ben kitaplar yazayım alın okuyun, gelin pışlıyıp yollayayım..."
özel sektörün verdiği özel sağlık sigortaları da bence çarkın bir parçası...işten çıkmak isteyen insan sosyal güvencesinin/sağlık güvencesinin olmadığını bilince bocalayıp duruyor...
e ben/biz/onlar soulemama'ya özenmesin kime özensin?
sevgilerimle
kulpsuz

Sen Gelince said...

Başka ülkelerde durum nasıl gerçekten bilmiyorum ama bizde bir şeylerin değişmesi gerekiyor kesinlikle. Tamam bahsettiğin kişisel önlemler alınmalı mutlaka. Ama bu kişisel önlemleri almada herkes aynı şartlara sahip olamıyor maalesef. Benim eşim önüne peynir ekmek koysan bile hiç sorun etmez fakat üç çeşit yemek olmadığı için sorun çıkaran erkekler tanıyorum. Ne kadar paylaşımcı da olsa erkek, evin ve çocuğun bütün yükü kadının üstünde. Kimi maddi nedenlerle, kimi işsel nedenlerle ücretsiz izin hakkını kullanamıyor. Fransız bir tanıdığım ayda 1800 Euro işsizlik sigortası alırken ve sırf bu yüzden bu paranın altındaki işlere burun kıvırırken, ben çocuğuma daha iyi bakabilmek için önemli bir gelirden vazgeçmeyi göze alabiliyorum. Ama burda bile büyük yanlışlar var. Aynı ülkenin vatandaşları olarak hala aynı haklara sahip değiliz. Aynı iş yerinde çalıştığım ve 1 ay arayla doğum yaptığım bir arkadaşım 1 yıl izin kullanırken, ben zaten 6 ay olarak uygun görülmüş hakkımın, anlamsız ek maddeler yüzünden 3 ayını kullanabiliyorum. Yahu kardeşim birimiz çocuk doğururken diğeri prens mi doğuruyor diye düşünmeden yapamıyor insan. Sana katılıyorum. Bahsettiğin olumlu şartlarda bir hayat süren kadınların böyle Soulemama gibi kadınlara özeneceğini hiç zannetmiyorum. Ama o kaotik ortam içine sıkışmış ve yaşadığı gerilim yüzünden sürekli anneliğini sorgulamak zorunda kalan pek çok kadının düşü olarak devam edecektir soulemama...

firdevs said...

esracim , toplumsal kanayan yaramiza barnak basmissin :)

ayshe said...

bahsettiğiniz şartların tıpatıp aynısında çalışan 1,5 yıllık evli ve çocuk konusunu sürekli aklında koooocaman bir soru işareti olarak aklında taşıyan biriyim o kadar güzel anlatmışsınızki harikasınız :)

Güneşligünler said...

Esracım bu kadar mı güzel ifade edilir bu durum. İlk paragraftaki çizdiğin kadın modeline eksiksiz uyuyorum o nedenlede en başından beri dayatılan bu modelin içinde sıkışıp kalmaktan dolayı bunalıyorum. Kesinlikle sistemin değişmesi lazım, hemde hemen, yoksa bir iki nesil sonrası için çok daha acımasız olacak hayat. Örneğin kadınlar için homeoffice sisteminin yaygınlaştırılması, yarım gün mesai ya da evet çocuğunu büyütene kadar ücretli izinli olması en azından bu gerilimi biraz olsun azaltabilir. Tabi birde eşlerin daha paylaşımcı olması ve evet hayatı kolaylaştırmak gerek. Ama algıları değiştirmek öyle zor ki. Bundan birkaç yıl önce çalıştığım iş yerinde çocuğum olmadığı halde olan arkadaşlarımı düşünerek iş yerine kreş açılmasını önermiştim, hiç değilse çocuklarını daha sık görebsilsinler diye. İnsan Kaynakları'nın cevabı ise durduk yerde başımıza iş açma oldu. Ne kadar üzücü değil mi?

İlknur said...

Yazi cok cok guzel olmus. Ellerine saglik.

SONGUL said...

Crebro'nun ardından senin bu yazın da vurdu geçti desem:(

Haklısın hem de çokkkk ancak sadece sistem dayatması değil, maddi koşullarda çok önemli. Ben maddi açıdan hayatımı devam ettirebileceğimi bilsem bugün soulemama olabilmek için istifamı veririm. Ama maalesef olamıyor...Çocuğum için daha iyisi düşüncesi zaten bunu yapmaktan alıkoyuyor. Ayrıca anne olmak çalışma hayatında eksi not, en azından benim erkek yöneticim açısından...Anne/hamile olan kadının verimi düşer, motivasyonu düşer, yorgundur, çocuğu hasta olur işe gelmez vs...Tüm bunlara ek olarak yakınınızdaki insanlar (hem anne hem baba tarafı) çocuğa bakmamak için çeşitli mazeretler bulmaya ve siz bakıcınızla başbaşa kalmaya başladığınız an yöneticinizin haklı çıkmaması için çocuğunuzu 40 derece ateş ile evde bırakıp işe gelmek zorunda kalırsınız:(

İşyerinde olmadığınız zamanlarda ise yemek ve temizlik yapmak mı, çocuğunuzla ilgilebnmek mi yoksa durup bir dakika nefes almak mı arasında seçim yapmaya çalışırsınız:(
Ama tercih hep çocuktan yana olur:)
sevgilerimle

Meral Saatli said...

Inanilmaz guzel dillendirmissin dusuncelerini...aklina yuregine saglik arkadasim...

gulersen mete said...

Yazılarına bayılıyorum bende çalışan bir anneyim bizleri o kadar iyi dile getiriyorsun ki inanılmaz güzel sabah işime gelipte öğlen dinlenme saatinde senin yazılarını okumak büyük bir keyif......teşşekkürler devamını bekliyorum

Yazmak iyidir... said...
This comment has been removed by the author.
Yazmak iyidir... said...

Esra, ben bunu üniversitede kabul etmiyordum, belki hatırlıyorsundur. Süperanne kuşağının çocuğu olarak, nasıl vazgeçilirdi parlak hijyen evden ya da çılgın iş hayatından.. Yaşayarak öğrendim, gerçekten. 2 sene öncesine kadar sorsan gene belki kabullenemezdim.

Eşim evlenmeden çok önce Mr.Mom olabileceğini söyledi bana. Aman yarabbim, bu bir hakaret miydi?! Naayır, ben hepsini yapabilirdim, herbişeye koşabilirdim. Şimdi -ki henüz çocuğum yok- görüyorum, yalan bunlar külliyen yalan.

Gerçekten yapabilir miyiz bilmiyorum ama, bir süre çocuğumla vakit geçirirken iş hayatına ara vermek, daha sonra tekrar dönebilirsem de Mr.Mom'u devreye sokmak istiyorum. Eğer bunların hiçbirini yapamazsam ülkeyi terk etmek ve sizin oralara gelmeyi düşünüyorum :P Bu konuda daha çok yazarım ama şimdi bişey dicem:
Bu kadim dostum lafı beni bir havalandırdı ki, kendimden geçtim valla. Canım benim. Canım arkadaşım. Yanaklarından öperim.

Ozgur said...

Merhaba,
Crebro'daki tartışmaya da katılmıştım o zaman hamileydim. Sonra diğer ülkelerde durum nedir araştırmıştım, ilginç şeylerle karşılaşmıştım o dönem.

Ama bence önemli olan nokta sadece kadına ne olduğu değil. Örnek vermek gerekirse...

Hijyen delisi hiç değilim, hiç olmadım.
Yemek, ev işi konularını dert etmem.
Yardımcı geliyor, gelmediği zaman sevgiliyle hallederdik, zaman alırdı ama yapardık.
Sevgili desen, her işe koşar, yardımcı değil, parçası. İşin sahibi. Yardım etmede sanki yemek senin sorumluğun da o lütfen ediyormuş gibi oluyor. Param pulum fena değil. Çok şükür. İşyerim plaza sayılmaz. Çoook şanslıyım aslında di mi. Fakaaaaaat.

Dert başka yerde.

Bence anahtar, daha az tüketim, daha az eşya. Daha az hırs. Daha kaliteli bir hayatın aranması. Suçlu çalışmayı, büyük erdem kabul eden püriten batılının, protestan ahlakı ve bunu hiç sorgulamadan ve biraz da mecburen kötü bir şekilde taklit eden bizleriz. Yani ben yoğun çalışmamayım ama koca çalışsın gece geç saatlere kadar ben ona razı değilim. Kendim çocuklarımla kalacağım diye onun da o döngüde debelenmesini istemiyorum. Bence soulemama kadın psikesindeki dişilliği temsil ediyor. Demişsin ya reçel yaparken kendine temas etmek. Anlam arayışı, ruhanilik bir yanıyla sade, bir yanıyla ilahi. Hayata dokunmak, anı hissetmek filan.

Erkeklerdeki karşılığı belki balık tutan adamdır, şarap içip şiir yazan balıkçıdır bilmiyorum. Tek bildiğim yaşadığımız hayatın anlamsız koşturmacası bizi akıllı hamsterlara dönüştürürken bizler yaşayamadığımızı hissettikçe yaşama dokunan soulemamalara özeniyoruz. Kaçışımız bu...

sevgiler çok.
güzel düşündüren yazı için teşekkürler.

Güneş Büyüktelli Akay said...

Esracığım, aynen ben sabah 8.30 akşam 18.30 klimalı ortamda, bir de 1-1,5 saatlik yol çilem var tabiki :( kızım bir apartman dairesinde babannesi ile bütün gününü geçiriyor yazın parka çıkabiliyor, o da parklarda ona göre salıncak bile yok malesef.

Sevgiler.

Selen Özcan said...

budur budur budur..

uzerıne soyleyecek soz bulamıyorum..

sirinanne said...

Evet,
Modernleşirken köleleştik.

Sistem değişmeli ama nasıl!

Gene biz evimizin önünü süpüreceğiz. Ancak bu şekilde değişim yaşanabilir..

Anonymous said...

yazı çok güzel, ama erkeklere güvenipte işi gücü bırakmak olmaz,sistem bozuk iş bulmak zor.
ama çalışmakta zor. kızım 41 derece ateşliyken ya da sabaha kadar bronşiolitten acilde kalıp sabah onu bırakıp işe gelmek çok koyuyor...öyle yorgunum ki işte uyuyorum çoğu kez, yorgunluktan çocuğa bağırıyorum, kocam asla yardım etmez bi de mükemmel ev bekler. ama yine de şükrederim halime, elimiz ayağımız tutuyor, sağlıklıyız, kızımın yanındayım ya o yetiyor bana. dediğin gibi tr deki oturmamış dandik sistem kötü, yoksa çalışmak iyi bence
züleyha

Crebro said...

Çok güzel yazmışın okurken mutlu oldum. Ayrıca erkekleri olaya dahil ettiğin de iyi olmuş.
Ben o safhaya gelememeiştim çok sıkılmıştım gelen yorumlardan. Çoğu kadının hayatında erkek, hayatı paylaştığın insan değil de sorumluluğunu yüklendiğin çocuk gibi. Ne ev işi ne yemek ne çocuk bakımını paylaşıyorlar. Bilmiyorum nasıl yürütüyorlar evliliklerini ben eşimle bütün sorumlulukları eşit paylaşmasaydım ne korkunç bir hayatım olurdu kimbilir.
Sonra çalışmaktan eşit olmaktan bahsediyorlar. Nasıl bir eşitlikse :)

D. said...

Çok güzel bir yazı eline sağlık. Belirttiğin gibi temel değişikliğin sistemde olması gerekiyor; bireysel yaklaşımlar keli kapatmaya yetmiyor çünkü. Doğumun ardından "İlk altı ay mutlaka sadece anne sütü verilmeli" diyen yetkililer, çalışan annelerin doğum sonrası hakları olan sekiz haftalık ücretli izni bile ne kadar zor aldığının farkındalardır mutlaka. Bundan bahsedilmez ki, bu iznin en az altı ay olması gerektiğinden de bahsedilsin.
Üç yaşına kadar çocukların yuvaya/kreşe gönderilmemesi önerilir. Peki annenin (ücretliyi geçiyorum) ücretsiz izin hakkı ne kadardır: Bir yıl!!
"7 çok geç" kampanyası yürütülür. Devlete bağlı iyi bir yuva bulmak mümkün olsa da, sıranın size gelmesi, kuranın size çıkması vesaireyle uğraşırsınız. "Ortlama vasıflara sahip bir yuvaya göndereyim" deseniz, Türkiye ortalamasında bir maaşı yuvaya yatırmanız gerekir.
Şimdi, kocam benimle temizlik yaparmış, işim evime 10 dakikalık yürüme mesafesindeymiş, günaşırı yemek yaparmışım vs. benim derdime ilaç olmuyor maalesef. Temel sosyal haklara sahip olabilseydik, muhtemelen, toplumun geniş kesimine göre bazı açılardan rahat oluşumuzu bir lütuf olarak değerlendirmeyecektik (değerlendirmeyecektim). Yorum yapmadan geçilemeyecek bir yazı yazmışsın.

YAVRU KUŞUN ANNESİ ANNEKUŞ(*YASEMİN*) said...

Ev hayatının güzelliğini, 'ev hanımı' olmanın mutluluğunu, çalışan anne olmanın zorluğunu ancak bebeğim doğduğunda aldığım ücretsiz izin sayesinde GERÇEKTEN anladım.

Önceleri zor diyordum ama ben bile anlamadan söylüyormuşum meğer.

Hakikaten evde olmak 'ev hanımı' olmak çok güzelmiş, çok büyük farkları varmış.

Ama........

Bu işin sorumluluğu tamamen çalışan anne olmak ta değil.

Değişen ihtiyaçlarımız, bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlarImız.(Asında bunlara ihtiyaç değil istek demek en doğrusu.)

Ve belkide en büyük sorumlusu erkekler.

Kadınların belki biraz lüks istekleri sonucu çalışmak zorunluluğu doğmuş olabilir ancak bundan daha kötüsü gerçekten hakettiğini bulamayan kadın bence hakettiğini çalışıp para kazanarak alacağını sandığından belkide bu kısır döngü oluştu.

Evde olup, gerçek 'EV HANIMLIĞINI', haklarını, ihtiyaçlarını(lükse kaçmadan) sağlayan ve çok mutlu olan 'EV HANIMLARININ' mutluluğunun en büyük mimarı ERKEKLER değil mi?

Bence bu kaotik durumun, çalışarak HAK kazanmaya çalışan kadınların sorumluluğu ERKEKLERİN.


E tabi yetiştirme konusunda yine biz ANNELERİN.

Çalışmadan, para kazanmadan hayatımızın müşterekliği sağlanamıyor muydu?

Pek tabi sağlanırdı, ama bunu anlayacak olan, otorite sorunu yaşamadan, kadının hakkını koruyan,kadına istediği özgür ruhu veren vicdan sahibi erkekler gerekti.

Neyse daha fazla abartmadan, feminist ruhumu coşturmadan yorumumu bitireyim, zira bu yanım pek sever konuşmayı:)

Ayrıca yazın bir harika.

Sevgiler.

YAVRU KUŞUN ANNESİ ANNEKUŞ(*YASEMİN*) said...

SOULEMAMA ile ilgili bir önceki yazını okmak istedim ama bulamadım.

Ne zaman yazmıştın?

İngilizcem onu takip edecek kadar iyi olmadığından enazından senin yazndan durumu anlamış olurdum diye.....

Tomurcuk said...

Süpper, katılıyorum, imza atıyorum altına. Zaten depresyondan çıkmaz insan başka türlü. Ve de hatta erkişiyle ilişkiler de bozulur öyle süper kadın moduna geçince, ne zaman sevicez di mi?

Benim kendi çapımda çözümlerim, ki Esra gibi tecrübeli insanları dinleyerek edindim:

1. Misafir gelmeyecekse ev temizlenmesin, sadece asgari düzen olsun.

2. Düzen için evin her vatandaşı kirlettiği tabağı yağlı değilse yıkasın, yağlıysa makineye koysun, eşyalarını toparlasın, kirlilerini sepete atsın.

3. Bunları yapmayan erkekle evlenilmesin, bunları yapan erkekçikler yetiştirilsin.

4. Ev toplantıları arifane veya potluck denen tarzda yapılsın, maksat muhabbet.

5. Bazı akşamlar kahvaltı veya salata yensin.

6. Yürüyüş yapma, gezme fırsatı her ev işine üstün sayılsın.

7. Camdan bakınca yeşil görünecek bir semtte yaşansın. Gerekiyorsa aysonunu zor getirmek pahasına.

8. Tüm bunlar yapılırken çevreye ''ben herşeyi hallederim, süperim'' imajı verilmesin.

Ben eminim ki, bizim gerçekleştireceğimiz bu ''devrimin'' nimetlerinden kızlarımız faydalanacak. Sosyal normlar değiştikçe onlar da çalışma hayatlarındaki haklarını talep eder olacaklar ve en önemlisi hayatlarına yön vermede özgür olacaklar. Ev kadını oldukları için yargılanmayacaklar, neyle nasıl mutlu oluyorlarsa onu yapacaklar.

dağlar kızı said...

Nasıl da muzdarip durumdayız bu konuda! Çok güzel yazmışsın.

Öğretilegelmiş yargılar bir yana, sosyal hakların da bunları destekler şekilde hazırlanmış olması işin acı biberi hakikaten. Bugünün ekonomik şartlarında çalışmamak maddi olarak nereye kadar bir çözüm? Öncelikle ülke olarak bunun çözüme kavuşması gerek sanırım.

Kişisel çareler -ki pek çoğu er kişiye kilitleniyor sonunda- günü kurtarıyor. Fakat sanırım uzun vadede -en azından kızlarımız için- daha ciddi adımlara ihtiyaç var. Öncelikle "annelik" durumunu "ebeveyn olma" ile değiştirebilmeliyiz er kişiyi duruma dahil edebilmek için sanki.

Süt veren, özellikle ilk 6 ay fiziksel bağın olmazsa olmazı anne olduğuna göre, devletin bu konudaki izin ikiyüzlülüğünü de acilen çözmesi gerek. Çocuğa en az 6 ay sadece anne sütü verelim, güvenli ve sağlıklı bireyler olamsı için 3 yaşına kadar anne veya baba baksın... peki bunu hangi nadide izin zamanalrdınd ayapsınlar? Yılda üstüste bile kullanılamayan 2 haftalık izin sürelerinde mi?

Pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da ülkemizin sosyal haklar konusunda katetmek zorunda olduğu uzun bir yol var ne yazık ki...

Yazmak iyidir... said...

Bir gazete de bu yazılarımızı farketse, bu konuyu biraz araştırsa ve yazı dizisi yapsa, Ayşe Arman konu hakkında röportlar yapsa, bir süre bu konuya dikkat çekilse ve evlerde bu konuşulsa...İnsanlar kadınların bu değişime hazır olduklarını ve ihtiyaç duyduklarını hissetse. Ne de güzel olurdu.

e. t. said...

ooof oofffff of
iş yerinden bir arkadaşla yakın tarihlerde doğum için 8+3 haftalık yasal izni kullandık diye, iş yerinin isteğe bağlı olarak herkesi gönderdiği muhtelif eğitimlere -aynen yazıyorum- " doğum yapanlar çok izin kullandı!!!, biraz çalışsınlar !!!" diyerek göndermeyen birim yöneticimiz gibi yöneticiler başımızdayken,
ben size ne diyeyim :(((((

duygu said...

uzun zamandır okuduğum en güzel yazıydı. hele hele son yazdığım yazıdan sonra...
bazı arkadaşlarım ben, arayıp bu yazıdan sonra intihar mı ettin diye bir kontrol ediyim bile demişti...
iyi geldi, hemde çok iyi geldi.

x